değişiyorsun.
Dünyaya bakışın, insana bakışın, eşyaya bakışın değişiyor. Kelimeleri kısaltıyorsun, insana inanmayı azaltıyorsun, eşyaları sadeleştiriyorsun. Kalabalıktan kaçıp, oluşturduğun minimal hayatı tercih ediyorsun. Kendi halindeliğin dışında bir hayatı istemiyorsun. Süsün ardındaki çirkinliği gördüğün için, gösterişsizliğin çerçevelediği saf güzelliğin peşinden koşuyorsun. Bir şeyler oluyor ve artık o eski sen olmuyorsun...
Gerçek aşk, kendi yalnızlığını kabullenmiş ve o yalnızlığın zenginliğiyle bir başkasının hayatına misafir olabilmiş olgun ruhların işidir. İşte o zaman sevgi, bir sığınak değil, birlikte keşfedilen uçsuz bucaksız bir gökyüzü haline gelir..
İnsanlar aşkı genellikle kendilerindeki bir eksikliği kapatmak için ararlar. Oysa iki yarım insan bir araya geldiğinde bir bütün etmez; sadece iki yaralı ruh birbirine yaslanmış olur..
Belki de bizler, birbirini gören aynalar gibi, ancak birbirimizin yansımasıyla var olabiliyorduk. Eğer o ayna kırılırsa, yansıma da biter, biz de yok olurduk. Yaşadığımızı sanıyorduk, oysa sadece bir hikayenin satırları arasından geçip gidiyorduk...