Hayat bir sarkaç gibi, sağdan sola, soldan sağa, acıyla sıkıntı arasında gidip gelir..
sarkaç etkisi bulunan benliğimde aynı anda düşüncelerin hem hızını hem konumunu hemde yerine koymayı zorlaştıran birikimin tekrarını yaşatmamak için tecrübeleri gündeme getirmek gerekliliğine bürünen zihinin algoritmalarından yorulmuştum …dilara çopur
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bak yine kitap okumya başladım
Son bir iki aydır aşırı Minnoş öfkesi olmayan bir kızdım. Bakın bu gün yeni bir kitaba başladım dakika bir gol bir sinirlerim tepeme çıktı. Şuan o kadar sinirliyim ki evdekiler bile korkudan odaya gelemiyo çünkü ne yapacağımı biliyorlar. Ya arkadaş ne diye önceden denediniz bana sarkaç okuma gurur seni deli eder diye ya nedeen şuan onun yüzünden tüm erkekleri diri diri gömmek istiyorum
Hayata Dair
Sarkaç
“Neden döndün, Gurur?” “Döndüm çünkü bir sorunun yanıtını hâlâ almış değilim.” “Nedir o?” “Seninle mi savaşmalı?“ “𝙔𝙤𝙠𝙨𝙖 𝙨𝙚𝙣𝙞𝙣 𝙞𝙘𝙞𝙣 𝙢𝙞 𝙨𝙖𝙫𝙖𝙨𝙢𝙖𝙡𝙞?”
04:12, Zemin Kat
Florasan lambanın stabil vızıltısı, kahve otomatının plastik bardağı hazneye düşürürken çıkardığı o mekanik sesle bölünüyor. Sabaha karşı sıfır dört on iki. Kampüs kütüphanesinin zemin katı, finallere bir gün kala uykusuzluktan gözleri kanlanmış, kafein ve dedikoduyla ayakta kalan yirmi yaş grubunun panayır yeri. Plastik masanın etrafında beş kişiyiz. Önümdeki anayasa hukuku notlarının üzerine, karton bardaklardan sızan kahve halkaları yapışmış. Konuşma, son iki saattir olduğu gibi yine aynı iki eksen arasında, bir sarkaç gibi gidip geliyor: Üst dönemden birinin ev partisinde yaşananlar, kimin kiminle arkadaki odaya geçtiği ve ertesi sabah geriye kalan o çiğ, estetikten yoksun detaylar. Masadakilerle aynı yaştayım, kağıt üzerinde yirmi birim; ancak onların o vahşi anlatma arzusuyla mahrem olanı masaya meze yapışlarını izlerken, içimde otuzlarında bir kadının bıkkınlığı ve mesafesi var. Kurulan her cümlenin, havaya fırlatılan her kahkahanın aslında bir üstünlük kurma ya da kendi içlerindeki o derin yetersizliği kapatma çabası olduğunu görmek için akranlarımın o gürültülü dünyasına ait olmamak, o zihinsel mesafeyi korumak yetiyor. "Şuna baksanıza," diyor yanımdaki, çenesini otomatların arkasındaki koridora doğru uzatarak. Bakışlar tek bir noktada kilitleniyor. Koridorun sonundaki masada tek başına oturan, hırkasının kolları ellerini kapatmış, saçları darmadağın bir kız öğrenci var. Önündeki kalın kitaba gömülmüş, dünyadan habersiz not alıyor. Masadaki ses tonları aniden vites yükseltiyor. Kelimeler hafif birer alayla başlıyor, saniyeler içinde acımasız birer infaza dönüşüyor. Kızın giydiği eski hırkadan girip, kampüsteki yalnızlığından çıkıyorlar. O isimsiz, zararsız kıza yöneltilen bu kolektif gaddarlık, masadakileri birbirine bağlayan yegane tutkal o an. Birini
Bütün arzularımız doyurulduğunda, huzur halinde bile bıkkın olunur. Arzu yokluğundan muzdarip oluruz, doyumun sakinliği bizi can sıkıntısına iter. Demek ki hayat bir sarkaç gibi bir o yana bir bu yana, ızdıraptan can sıkıntısına sallanıp durur. Schopenhauer'a göre mutluluk erişilemez bir hedeftir. Tatmin veya memnuniyet, sadece bir acının ya da yoksunluğun başarısızlığa uğramasının sonucudur. Frederic Lenoir Mutluluk Üstüne: Felsefî Bir Yolculuk