Hallâc-ı Mansûr’un "Ene’l-Hak" çığlığı ile Spinoza’nın Etika’da sistemleştirdiği varlık anlayışı arasında, yüzyılları ve coğrafyaları aşan muazzam bir yapısal benzerlik vardır.
Bu iki düşünceyi birbirine bağlayan temel köprüleri şu şekilde detaylandırabiliriz:
1. Tek Töz ve Varlığın Birliği
Spinoza’ya göre evrende sadece tek bir Töz (Substantia) vardır; o da Tanrı’dır. Gördüğümüz her şey (ağaçlar, insanlar, düşünceler) bu tek tözün farklı görünümleri veya "sıfatlarıdır".
• Mansûr cephesinde: Bu durum Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) ile örtüşür. Eğer gerçek varlık sadece Hak ise, Mansûr’un "Ben" dediği şey aslında Hakk’ın bir tezahürüdür.
• Spinoza cephesinde: "Deus sive Natura" (Tanrı yani Doğa) formülü, Tanrı ile evreni birbirinden ayırmaz.
2. Benliğin Ortadan Kalkışı
Mansûr "Ene’l-Hak" dediğinde aslında kendi bireysel kimliğini ("Derya" veya "Mansûr" olan o küçük egoyu) yok saymış olur. Spinoza’da da insanın özgürlüğü ve bilgeliği, kendisini evrenin (Tanrı’nın) bir parçası olarak görmeye başladığı an başlar.
• İnsan, kendisini bütünden ayrı bir varlık sandığı sürece yanılsama içindedir.
• Mansûr bu yanılsamayı kalbiyle ve sezgisiyle parçalamış, Spinoza ise bunu rasyonel bir geometriyle kanıtlamaya çalışmıştır.
3. Conatus ve İlahi Aşk
Spinoza’nın Conatus dediği, her varlığın kendi varlığını sürdürme ve yetkinleşme çabası, Mansûr’da İlahi Aşk olarak vücut bulur.
• Mansûr için varlığın en üst mertebesi, kaynağına dönmek ve onda erimektir.
• Spinoza için ise en yüksek erdem, "Tanrı’nın entelektüel sevgisi" (Amor intellectualis Dei) ile bütünü kavramaktır. İkisi de bireyin sınırlarını aşarak sonsuz olanla birleşme arzusunu temsil eder.
Temel Fark: Sezgi vs. Akıl
Aralarındaki en büyük fark yöntemdedir:
• Hallâc-ı Mansûr, bu birliği bir vecd (coşku) haliyle, rasyonel