Eا.

Turizmle tanışan/tanıştırılan veya turist akınlarının ortasında kalakalan kadim İslam beldelerinin kaçı, gerçek hüviyetini koruyabiliyordu? Mesela Türkiye'de vakti ile İslam medeniyetinin çeşitli dönemlerine şahitlik etmiş nice eski şehrimiz, bugün sadece turistlerin tepindiği, ruhsuz ve maneviyatsız tatil beldelerine dönüşmemiş miydi? Buralarda da yerel halkın önüne ya kendi hayatlarını ve önceliklerini turizmin beklentilerine göre şekillendirmek ya da yaşadığı yerleri terk ederek odak noktaları yabancılara bırakmak şeklinde iki seçenek konulmuyor muydu? Ve bu yolun sonu da kültürel ve dini yozlaşmaya, asimilasyona ve kimliksizleşmeye çıkmıyor muydu?
Reklam
Çin resmi kaynaklarında, camilerin Çinlileştirilmesini izah sadedinde "Cami mimarisi ulusal karakterimizle uyum içinde olmalı. Gerçekleştirilen değişimlerin amacı, İslami kültürün sağlıklı biçimde gelişmesi" şeklinde cümlelere rastlamak mümkün. Buradaki püf noktası "sağlıklı" kelimesine Çin Komünist Partisi aklının yüklediği anlam. Ve elbette "sağlıklı" derken kastedilen şey, muhtemelen herhangi bir Müslüman'ın aklına gelen tanımlamaların tam tersi.
Hiç ezan duymadan, camiye gitmeden ve cemaatle namaz kılmadan büyüyen Müslüman çocuklar dini ve milli kimliklerini nasıl muhafaza edecek peki?
Salkım söğütlerin el ele vererek koyu gölgeler oluşturduğu sokaklarda yan yana dizilmiş, kiremitten yapılma, üzerleri koyu mavi ahşap kaplamayla süslenmiş cümle kapıları olağanüstü güzellikteydi. Mahremiyeti ihlal etmeme adına gözlerimizi kaçırmaya çalışsak da, ardına kadar açık kapılardan zaman zaman evlerin iç kısımları da görülüyordu. Çoğunda, ortadaki hiç avluya açılan sıra sıra kapılar vardı. Geniş aile düzeninin klasik mimarimizi şekillendirdiği tipik bir örnekti, gördüğümüz. Bazı evlerin kapılarında tüller ve incecik perdeler asılıydı. Öğlen sıcağını hafifleten tatlı bir rüzgârla dalgalanan tüller ve perdeler... Kapılardan girip çıkan, bisiklet süren, oyun oynayan çocuklar... Avlularda oturan, sohbet eden, örgü ören, yemek hazırlayan kadınlar... Ara ara yanımızdan geçen seyyar satıcılar, süpürgeciler, çerçiler... Atmosfer öylesine asude ve öylesine sekinet doluydu ki, kendimizi adeta zamanın ve mekânın içinde kaybettik. Heyhat ki, hemen arka planda devam etmekte olan inşaat bittiğinde, oraya doğru akın edecek Çinliler, şehrin tam göbeğine yerleşecek "eğlence" hayatı ve modernleşmenin getireceği türlü problemler, bu sakin semtleri de vuracaktı ister istemez. Tam bu noktada, şehirlerin dev apartman bloklarıyla, dışarıdan gelen yoğun nüfusla, süfli eğlence ve tüketim mekânlarıyla doldurulmasının yerel kültüre indirdiği öldürücü darbe bağlamında, senin politikaları ile İslam coğrafyasının her yerinde yaşadıklarımız arasında can sıkıcı bir geçişkenlik gördüm. Bizdeki kültürel ve dini yozlaşma da aynı kanaldan akıyordu maalesef. Doğu Türkistan'ın kadim bir şehrinin ara sokaklarında bunu fark etmek, ayrıca sarsıcı ve moral bozucu oldu açıkçası.
Uygurların bize yönelik samimiyetleri öylesine yoğundu ki, tezgâhının yanından geçerken bizi durduran bir abla, sattığı karpuzlardan kestiği iki büyük dilimi bize ikram etti. Kendisine para vermek istediğimizdeyse sıcak bir şekilde gülümsedi ve "Mihmanımıs" (Siz bizim misafirimizsiniz) diyerek parayı geri çevirdi. Israr etmedik, çünkü onun gösterdiği samimiyet karşısında ısrar artık kabalık olacaktı.
Reklam