…ve yaşamdan ürkekçe nefret eden ben, ölümden hayranlıkla korkuyorum (ya da isteksizce sevdiğim yaşam ile hayranlık duyarak korktuğum ölüm arasında)
Sanki büyük korku ve yokluk bir arada olabilirmiş gibi, ondan aynı anda bir hiç ve başka bir şey olarak korkuyorum. Sanki tabutum bedenli bir ruhun ebedi nefesini hapsedebilir, sanki ölümsüzlük hapsedilerek işkenceye maruz kalabilir gibi korkuyorum ancak şeytani bir ruhun icat edebileceği cehennem fikri bence bu tür bir kafa karışıklığından kaynaklanıyor, zıt ve birbirini kirleten iki farklı korkunun birbirine karışması.
Horatius, etrafındaki dünya harap olsa da dürüst insan cesur kalır demiş.
İmge saçma olsa da ortaya koyduğu şey geçerli.
Etrafımızda neyin harap olduğunu kabul etsek de (çünkü başkalarıyla bir arada yaşıyoruz) cesur olmalıyız. Adil olduğumuz için değil, biz olduğumuz için. Biz olmak demek dış dünyada harap olanlarla ilgili olmamak demek, onlar için var oluşumuzun tepesine çökseler bile.
Bizim için her şey dünyayı algılamamızın içindedir.
Dünyayı algılama biçimini değiştirmemiz, dünyayı kendimiz için değiştirmek ya da dünyayı değiştirmek demektir çünkü dünya kendi başına bizim için her şey ifade etmez, bizim ondan ne anladığımız önemlidir.
Ruhumuzun büyük endişeleri her zaman, etrafımızdaki yıldızları altüst eden ve güneşi yörüngesinden çıkartan kozmik felaketlerdir.
Hisseden tüm ruhlarda, kader er ya da geç bir endişe mahşeri rolünü oynarken, tüm gökler ve dünyalar hüzünlerini üstümüze yağdırır.
Ben kendim için kimim? Duyularımdan birisiyim.
Kalbim çaresiz bir biçimde, kırık bir kova gibi boşalıyor. Düşünmek mi? Hissetmek mi? Tanımlanan her şey nasıl da yoruluyor!