İnsan kendi huzuruna sahip çıkabilmek için başkasının huzursuzluğundan beslenebiliyordu demek. Fakirin kuru ekmeğine bakıp, kendi yavan ekmeğini öpüp başının üstüne koyuyordu..
Evin her yeri asla örtünmediğimiz, her parçasının benim çocukluğumdan çalınmış bir gün olduğuna inandığım ve nefret ettiğim battaniyelerle doluydu. Bana ait olması gereken dakikaları eğirip parmağına dolamış,bensiz motifler örmüş; yanıma gelmesini beklediğim zamanlar kırk yama battaniyelere dönüşmüştu ellerinde. Yine onlardan birini, benden esirgedigi parmaklarıyla okşuyor, beni görmeyen gözleriyle televizyondaki kadın programlarından birini izliyordu.
... Çağıracaksan kaldırma elini, elinin işaretine yazık. Sesleneceksen incitme sesinin telini. Gel anlaşalım, gözünün önünde bekleyeyim, göz kırp, ıslık çal, bir ışık yak, o dakika sendeyim...
Sular kesikken açık unutulmuş
musluklar gibi usul usul akıyordu mutsuzluk üst katta. Bizim ev tavandan su alıyordu. Şıp şıp damlıyordu üst katın mutsuzluğu üzerimize.Ağır damlayan yerlere,yatak odasına mesela,hayali leğenler koyuyorduk.İçine birbirini sevmediği halde birlikte ömür tüketen iki insanın yalnızlığı doluyordu.
Ayakkabı vurduğunda ayağının arkasında bir yara açılır, çorap giydiğinde o yara çoraba yapışır, çorabı çıkarttığında kabuk kopar ve tekrar kanar. İyileşmesi zaman alır. Ayakkabiyi çorapsız giyemezsin, çorapla giysen yine yapışır. Aile yaraları da biraz böyledir. Yürümekten vazgeçemezsin ve attığın her adımda canını acitmaya devam eder.