Yazgı
"İnsanın çocukluğu en çok sokakların taşına siner; hangi şehirde doğmuşsa hayatın ilk yükünü orada alır omuzlarına."
Hatice, Reyhan ve Melis... Üç kuşak ve üç yazgı... Kızlar annelerinin kaderini mi yaşar?
Köyünü bırakıp eşinin isteğiyle taşı toprağı altın İstanbul'a göçen Hatice. Eşinin baskısı, içkisi ve şiddeti karşısında suskun kalan ve boyun eğen Hatice. Selim'in hiçbir işte dikiş tutturamaması üzerine yıllarca çalışıp evine ve çocuklarına bakan Hatice...
Henüz çocukken annesinin çektiklerini gören ve bununla büyüyen Reyhan... Daha on beşinde aşık olan ve en yakın arkadaşının ihanetine uğrayan Reyhan... Bunun üzerine görücü usulü evlenmeyi kabul eden ve yıllarca çekmediği çile, taşımadığı yük kalmayan Reyhan...
Ve belki de o kaderi değiştirecek olan Melis... Çektiği bütün zorluklara göğüs gerip onu okutan ve tek başına büyüten annesinin gururu Melis... Kimya mühendisi olup başarılı bir iş kadını olan Melis...
Evet kızlar annelerinin kaderini yaşamak zorunda değiller. Artık kızlar kendi kaderlerini kendileri yazıyorlar. Gerçek bir hayat hikayesinden esinlenerek yazılan kitap aslında bildiğimiz gerçekleri tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Yarım kalan hayaller, omuzlardan hiç inmeyen yükler, acılar ve kayıplar... Ama her şeye rağmen küçük bir mucize, hiç bitmeyen bir umut ve nasip...
İnsanın en derin acıları, kendi elleriyle açtığı yaralardır.
Hayat insanın kalbini bir yöne, aklını başka bir yöne çekmekte ustaydı.
Bazı hatıralar insanın içine kazınıyordu, çıkarmaya çalıştıkça daha derine gömülüyordu.