İnsan kendi adını on kez üst üste söylediğinde bile yabancılaşıyordu da, doğumundan ölümüne kadar taşıdığı "ben" bilincine, ya da "kendi" damgasına niye yabancılaşmıyordu?
Bir süre sonra düşüncelerim iyice Stendhal’e ve onun, zabıt kâtibinin üslubunun en iyi yazma biçimi olduğu sözüne kaydı. O sözü yazdım defterime ve devam ettim: Bu durumda adliyedeki kâtibe kız, herkesten daha mı iyiyazıyor? Hayır olamaz, o metinleri kimse tat alarak okumaz. Ama savcılıktaki yazmanlar kendi düşüncelerini, kendi sözlerini yazmıyorlar ki. Sanığın veya tanığın sözlerini de yazmıyorlar. Savcının dikte ettiği sözleri yazıyorlar. O metinlerindeki ifade sorunları, Stendhal’i haksız çıkarmaz. Yani adliyedeki o kızcağızı kendi haline bıraksalar, eminim okunacak sözler yazar.
Açıkçası, insanlar niye, adına aşk dedikleri bilmeceyi çözemiyorlardı. Bunca acıya, bunca cinayete, bunca intihara değer miydi bu ruh hali? Çünkü aşk fizikseldi, kimyasal değil.
Eğer anne tam olarak ulaşılabilir değilse, kendine ya da başka bir yere odaklanmışsa, istikrarsız ya da düzensizse ve çocuk için duygusal anlamda yoksa onu sığınacak yer olarak algılayamayız. Anne kucağı yoktur. Bu yetişkinlikte bir yuva algısı oluşturmakta zorluk çekmek olarak kendisini gösterebilir.
Anne gerçekten çok seviyormuş, gerçekten her şeyiyle çocuğunmuş gibi yapabilir ve bu bakımdan tüm dünyadan kabul görebilir fakat annenin sevgisi gerçek değilse çocuk onun ruhundaki boşluğu hissedecektir.