Hikâyesini sanki acı vermiyormuş gibi anlatmayı öğrenmek. Bu, Claudia için büyümek demekti: hikâyesini eksiksiz, dobra dobra anlatmayı öğrenmek. Olaya böyle yaklaşınca tuzağa düşmek mümkün, sanki her şey olup bitmiş gibi. Ancak şimdi yapabileceğimi hissediyorum, diyor Claudia. Uzun süre denedim. Ama ancak şimdilerde bir tür meşruiyet yakaladım. Bir dürtü. Şimdi birinin, herhangi birinin kalkıp bana sormasını istiyorum: Kimsin. Soruyu soran kişi benim, diye düşünüyorum. Soruyu soran yabancı. Sessizliklerle, tıpkı çocukken olduğu gibi, tek başımayken birleştirmek ve çözmek zorunda kaldığım bir dizi muğlak cümleyle dolu bir buluşma bekliyordum. Ama tam tersi oldu: Claudia konuşmak istiyor. Sonra, diyor Claudia, koridorun ucunda bir yandan eteklerini düzeltirken öbür yandan sohbet eden ve gülüşen hosteslere ve göğsüne açık şekilde yatırdığı kişisel gelişim kitabıyla yanımdaki koltukta uyuklayan yabancıya baktım. Sonra da annemin on yıl önce öldüğünü, babamın yeni öldüğünü ama benim bu ölümleri sessizce kabullenmek yerine, dayanılmaz bir konuşma ihtiyacı hissettiğimi düşündüm. "Ben" deme arzusu. Hatta, "Adım Claudia, otuz üç yaşındayım" diye cevap vermenin uçucu ve tuhaf zevki. Santiago'ya kadar süren o uzun seyahat boyunca en çok istediği şey yanında oturan yabancının uyanıp ona, Kimsin, adın ne, diye sormasıymış. Şıp diye, tatlı bir neşe içinde, hatta cilveyle cevap vermek istiyordu: Adım Claudia, otuz üç yaşındayım. Tıpkı romanlarda olduğu gibi söylemek istiyordu: Adım Claudia, otuz üç yaşındayım, hikâyem bu. Ve sonunda hiç acı çekmiyormuşçasına hikâyeyi anlatmaya başlamayı.