Ne mutlu işini severek yapanlara… Başlangıç insana öyle iyi geliyor ki… Ve bitişin burukluğunu yaşatan bir kitaba daha denk gelmenin mutluluğu. Bir sona varmanın üzerime ördüğü alınganlık ağını dağıtmaktansa daha da bürünüp kuşanıyor, bitemez, bitmemeliydi yalnızlığına düşüyor terk edilmiş hissediyorum. En basit ifadeyle bir yolcuyu uğurlarcasına hüngür hüngür ağlama hissi yaratır ve dünyanıza hiç gelmemiş, aynı hisleri paylaşmamış yani hiç olmamış gibi umarsızca yok olur bazı kitaplar. İllet bir hastalıktır, işini yapar sizi ortada koyar çeker giderler. Siz cebelleşir durursunuz. Bir mazoşiste döner bu ruhsal acıdan haz alırsınız. İşte o kitaplar bambaşkadır ve bu kitap öyledir. Tıpkı Nietzsche Ağladığında gibi…
Hayranlık duyup özendiğim Ernest ve özellikle son bölümde (“Babanın dükkanındaki arka kapı mı? “Ve kapının sokağa değil de büyük bir depoya açıldığı yalanı - benim bütün hayatımın mecazıdır bu. Ben de sanki başka odalarım varmış gibi yapıyorum; oysa yüreğimin derininde ben de biliyorum başka odam olmadığını, depom yok, depoda sakladığım mal falan yok. Sokak aralarından, arka kapılardan girip çıkıyorum boyuna.”) duygudaşlık yaşadığım Marshal; iyiliği, şeffaflığı, merhameti; tamahkarlığı, hırsı, empatiyi kendi aynamıza yansıtmışlardır.