Fotoğrafı çerçeveletip babama götürdüm. “Ben mezun oldum beni merak etme,” dedim. Yüzü güneşlendi, inandı bana. Mevsimlerden, günlerden, hiçbir şeyden haberi yoktu artık. Bakışlarıyla başucundaki komodini işaret etti. Sadece acımızı hafifleten ilaçları elimle bir kenara itip fotoğrafı tam gösterdiği yere yerleştirdim. Evet, daha fazla anlatmayacağım.
” Bana dedi ki, “Vah vah, senin de durumun çok acıklıymış”. Böyle dedi. Söylediğim şeye inanmadı ve böyle dedi. Kalbimi aniden bir şey ısırıp kopardı sanki.
Eskiden pencereden karşıya bakınca gölü görürdüm. O zamanlar bambaşkaydı her şey. Babam hiç hasta değildi ne güzel. Öyle sağlıklıydı ki yaz kış demeden her akşam karşı kıyıya kadar yüzüp geri gelirdi.
Ben son sınıftayken babam hastalanmıştı. Beyninde pinpon topu kadar bir tümör tespit edilmişti ve söylendiğine göre hızla büyüyecekti. Hastalığın seyriyle ilgili bir şeyler söyledikten sonra, “Fazla zamanımız yok,” demişti doktor. Sanki bu bahsettiği zaman onu da ilgilendirirmiş gibi. “Zamanımız” demişti. Hepimizin zamanıymış gibi.