İstiklal Caddesi’nde bulunan YKY’de çalışan bir beyefendi, sıkı bir Dostoyevski okuru olduğumu öğrenince bana “Kesinlikle Thomas Bernhard okumalısınız.” demişti ve ‘Ses Taklitçisi’ kitabını tavsiye etmişti. Doğrusu bu tavsiyeyi ‘Yürümek - Evet’ kitabını okuyana kadar anlayamamıştım.
Thomas Bernhard’ın içerisinde yoğun fikirler ve felsefi yaklaşımlar barındıran kendi zihinsel evrenine bizleri davet ettiği bu “zorlayıcı” kitapta kullandığı dil, başvurduğu ifade yöntemleri ve tercih ettiği cümle yapıları (bazen, çeviride, neredeyse bir sayfayı bulan cümleler), yazarın zihninin bir yansıması gibi: durmuyor, dolanıyor, zorluyor. Bir nevi hep yürüyor, yürüyor, yürüyor. Bernhard bizleri rahatlatmayı, bizlere üzerine düşündüğü fikirleri ve nihayetinde sonuçları direkt olarak vermek yerine düşüncelerin içine dalan, tekrarlayan ve sonunda bir tür boğulmaya (zihinsel, nihayetinde bedensel) varan devinimini deneyimletmeyi amaçlıyor. Dilin yoruculuğu, yazarın ve metnin amacının sayfalara bir izdüşümüdür adeta.
Yürümek, kitabın ilk bölümü, insanoğlunun günlük hayatında gerçekleştirdiği basit bir hareket halinde iki kişinin etrafında örülen, aklın ve günlük sorgulamaların akıl üzerine etkilerini konuştukları bir metindir. Yürüme, sanılanın aksine ilerleme veya varmak anlamına gelmez; bilakis düşüncenin dairesel hareketinin bedensel karşılığıdır: belirli bir rotada rutin olarak gerçekleştirilen yürüyüşler. Karakterlerin sürekli aynı düşüncelere dönmesi, ve bir imgelem olarak neredeyse hep aynı rotada yürüyüş yapmaları, aklın mantık arayışı içerisinde kendini nasıl da felç ettiğini gösterir. Bernhard, rasyonalitenin ve farkında olma halinin kurtarıcı değil, insan zihni için yıkıcı olabileceğini ima eder: Fazla düşünmek, dünyayı ve insanları anlamaya değil, onlardan kopmaya ve belki