Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura
Ayfer Tunç, her zaman olduğu gibi bu romanında da insan psikolojisini, toplumsal çıkmazları ve bireysel hesaplaşmaları büyük bir ustalıkla ele alıyor. Onun karakterleri, yalnızca bir kurgu unsuru değil, adeta yaşayan, soluk alan, geçmişleriyle ve pişmanlıklarıyla var olan gerçek insanlar gibi hissettiriyor. Sanem ve Umut’un yolculuğu, sadece iki kişinin değil, aslında hayatta kaybolmuş herkesin hikâyesi…
Yazar, sade ama etkileyici cümlelerle, bazen boğazımızı düğümleyen, bazen içimizi burkan sahneler yaratıyor. Hikâyeyi okurken kendinizi onların yerine koymadan edemiyorsunuz. Bir noktada Umut’un kırgınlığına, bir noktada Sanem’in öfkesine ortak oluyorsunuz. Bu kadar gerçek, bu kadar bizden bir hikâye…
Kalk Çalış Başarısız Ol!
Bu kitap sıradan bir kişisel gelişim kitabı değil. Hani o "Hadi, yapabilirsin!" diye gaz verip birkaç saat sonra etkisini kaybeden, motivasyon balonları üfleyen kitaplardan hiç değil. Aksine, bizi rahatlatmak yerine silkelercesine uyandırmayı tercih ediyor. Gerçekleri suratımıza bir tokat gibi çarpıyor. Ve evet, o gerçeklerle yüzleşince anlıyoruz ki: Malız biz.
Neden mi? Çünkü bu hayatı biz seçtik. İnsanlara yağ çekemediğimiz, onların kurduğu yapay sistemin bir parçası olmayı reddettiğimiz için. En değerli yıllarımızı, gözlerden saklı bir azimle mücadele ederek harcadığımız için. Evet, ömrümüzü tüketirken belki dışarıdan "aptalca" görünüyoruz ama aslında en azından savaşmayı seçtik. İşte bu kitap tam olarak burada devreye giriyor. Size ne pembe hayaller sunuyor ne de yolun sonunda parlayan bir zafer hikayesi vaat ediyor. Sadece "Kalk, çalış ve başarısız ol" diyor. Ama başarısızlığa rağmen, kalkıp yeniden çalışmayı öğreniyoruz. İşte gerçek ders burada yatıyor.
Kitap, güzel yalanlarla avutmuyor. Sadece net ve acı bir gerçeklik: Kalkarsan, çalışırsan ve tekrar tekrar düşersen, işte o zaman gerçekten bir şeyler öğrenebilirsin. Bu yüzden, kolay çözümler ve süslü cümleler arayanlar için değil; kendine acımasız bir dürüstlükle bakmaya cesaret edebilenler için yazılmış bir kitap.
Ev
Kitap, bizi evlerin sadece dört duvar arasındaki mekânlardan ibaret olmadığını, insan ruhunda derin izler bırakan hatıraların, travmaların ve aidiyet arayışlarının birer yansıması olduğunu düşünmeye sevk ediyor. Evler, dışarıdan bakıldığında mutlu ve huzurlu görünebilir. Ancak içeri girdiğinizde, duvarların ardında gizlenen yalnızlık, bırakılmışlık, sıkışmışlık ve unutulmuşluk duygularıyla karşılaşırsınız. Bu evlerin balkonlarında yeşertemediğimiz umutlar, bizi kendi içimize, saklı geçmişimize götürür. Merdiven altına gizlenmiş çocukluğumuz, belki de bize en gerçek yoldaş olur.
Romanın ana karakteri Seher, annesi tarafından terk edilmiş bir çocuk olarak hayatına başlayan, dedesinin ölümüyle birlikte hayatının merkezindeki "ev" gerçeğinden koparılan bir çocuk. Babasının yanına gitmemek için sürekli farklı akrabalarının evlerinde yaşayan Seher, bir yandan bir yere ait olmanın özlemini taşırken, diğer yandan hiçbir eve tam anlamıyla ait olamamanın sancısını çeker. Bu yolculuk, Seher için hem bir kaçış hem de kendi kimliğini bulma çabasıdır. Kitap boyunca Seher’in evlerle, insanlarla ve kendisiyle olan hesaplaşmasını okurken, aidiyet kavramının aslında ne kadar karmaşık ve kırılgan bir şey olduğunu derinden hissediyoruz. Her insanın kendi içinde sakladığı, belki de yüzleşmekten kaçındığı bir “ev” gerçeği olduğunu düşündüren Ev, sadece bir bireyin değil, kolektif insanlık deneyiminin de bir özeti gibi.
Hayatımız boyunca peşinden koştuğumuz aidiyetin, hatıralarla ve travmalarla harmanlandığında neye dönüştüğünü etkileyici bir biçimde görüyoruz kitapta. Seher’in yolculuğu, kendi geçmişimize, saklı kalan anılarımıza ve içsel boşluklarımıza bir yolculuğa dönüşüyor.
" içimde bir kurbanlık koyun büyüttüm ben yıllarca. Ne kesmeyi ne sevmeyi becerebildim. Kendim için
Kabuğunu Kıran İnci
Afganistan gibi zorlu bir coğrafyada kadın olmanın anlamı, çoğu zaman toplumsal baskılar, ekonomik eşitsizlikler ve eğitimden mahrum bırakılma gibi engellerle şekilleniyor. Bu bağlamda, farklı dönemlerde yaşamış ve benzer zorluklarla mücadele etmiş iki kadının hikayesi, kadın olmanın zaman ve mekân tanımayan evrensel güçlüklerini gözler önüne seriyor. Yüzyıllar geçse de kadınların hak arayışı, toplumun dayattığı kalıpları yıkma çabası ve birey olarak var olma mücadelesi hiç değişmedi. Kadın olmak, her zaman mücadele gerektiren bir rol olmuş; ancak bu mücadele, birçok kadının içinde yatan cesaretin ortaya çıkmasına da vesile olmuştur.
Nar Ağacı
Öncelikle, bu satırları on yıl sonra tekrar elime alıp okumama vesile olan arkadaşıma sevgilerle...
Kitap, tarih romanı tadında, acı ve çile dolu yollardan geçerek okuruna ulaştırdığı destansı bir aşk hikayesini anlatıyor. Tebrizli bir halı tüccarı olan Setterhan ile Trabzon’un güzel Zehra’sının kavuşmak için kat ettikleri zorlu, fakat bir o kadar da büyüleyici yolculuğu gözler önüne seriyor. Ancak bu eserin büyüsü yalnızca bu iki âşığın hikayesiyle sınırlı değil. Sayfalar arasında başka sevdalar, başka hasretler saklı… Ve her biri kendi başına yaşanmış birer roman gibi yürekleri dağlıyor. Fakat benim ruhumda en derin izleri bırakan, belki de bir yanıyla hepimizin içini titretip sessizce yankılanan, kırık kafiyeli İsmail'in hüzünlü hikayesi oldu. Öylesine gerçek, öylesine içten ve bir o kadar sarsıcıydı ki, sayfalar çevrildikçe kendimi adeta yazarın gölgesi gibi hissettim. Sözleriyle, acısıyla, sevinciyle; geçmişe tutunan, eski zamanların ortağı olan bir ruh gibi… Bana bu duyguları yaşatan yazara sonsuz saygılarımla bitirmek istiyorum.
"Yaradan kusursuz kurmuştu endazesini,yaradılış mükemmeldi.Ama kul kısmı dünyayı eğriltmekle kalmadığı gibi bu eğrilikten dolayı rahatsızlık ta duymuyordu."
"İnsan sadece kendisinin değil başkalarının da kaderinden sorumluydu.Hatta bazen insanın kaderi başkalarının kaderi üzerinden yazılıyordu."