Şermin Yaşar’ın sade ama derin anlatımıyla, görünmez kılınan hayatlara güçlü bir ışık tuttuğu etkileyici bir roman. Selime Teyze’nin “oyalanma” isteği üzerinden anlatılan hikâye, aslında hepimizin kalbine dokunan bir bekleyiş hâlini, yaşlanmayı, yalnızlığı ve görülme ihtiyacını anlatıyor. Yazar, büyük dramatik olaylara yaslanmadan; gündelik hayatın küçük ayrıntılarıyla okuru duygusal olarak yakalamayı başarıyor.
Romanın en güçlü yanlarından biri, karakterlerin gerçekliği. Selime ve Meltem, okurda “bir yerden tanıyorum” hissi uyandıran, çok sahici karakterler. İki farklı kuşağın, iki farklı eksikliğin aynı evde buluşması; annesiz büyümenin ve evlatsız yaşlanmanın yaralarını yan yana getiriyor. Bu karşılaşma ne abartılı ne de yapay; aksine sessiz, kırılgan ve son derece insani.
Şermin Yaşar’ın dili yalın ama etkisi uzun süre kalıcı. Metin boyunca sık sık durup düşünmeye, kendi hayatımızdaki bekleyişleri ve ertelemeleri sorgulamaya davet ediliyoruz. Roman, yaşlıların yok sayıldığı, herkesin kendi kabuğuna çekildiği çağımıza dair güçlü bir toplumsal eleştiri sunarken, bunu yormadan ve didaktikleşmeden yapıyor.
Kısa cümlelerle derin duygular kurabilen, okuru sessizce sarsan bir roman. Bitirdiğinizde aklınızda olaylardan çok hisler kalıyor. Yavaş, sakin ama çok içten bir hikâye arayanlar için kesinlikle tavsiye edilir.
Babamın ölmüş olmasını çok isterdim. Taş altında olsa, ölmüş babam derdim, öldüğü için yanımda değil derdim. Saçımı okşamamasının, derdimi dinlememesinin, beni gıdıklamamasının, ödevlerime yardım etmemesinin, benimle geleceğim hakkında konuşmamasının, beni omuzlarına almamasının, bana kızmamasının, bana sarılmamasının, bana doğum günü hediyesi almamasının, bana “ kızım nasılsın” dememesinin, hatta “kızım” dememesinin… hepsinin bir gerekçesi olurdu.
Çocuğu olmayan kadın hamurdan çocuk yapıyordu kendine. Ben de anne yapıyordum sanki kekten. Revaniden anne… Çok tatlı, şerbetli bir anne.
Bekledim, bekledim.. Revani, anneye dönüşmedi.