Korkunun en yogun oldugu donemlerde inanc elbette artar. Onemli olan da bu: Korku inanc dogurur; bir tanriya gereksinim duyariz ve onu isteriz ama istemek onu var etmez. Inanc ne kadar atesli, ne kadar saf, ne kadar etkileyici olursa olsun Tanri'nin varliginin gercekligi konusunda bir sey soylemez.
Dini inanclar hep beni sasirtmistir. Hatirlayabildigim sure boyunca daima dini sistemlerin bizim insani durumumuzun yarattigi anksiyeteyi hafiftletmek ve rahatlatmak icin olduguna inanmisimdir. On iki ya da on uc yasindayken ve babamin bakkal dukkaninda calisirken bir gun Avrupa cephesinden yeni donmus bir Ikinci Dunya Savasi askerine Tanri'nin varligi konusunda duydugum supheden soz ettim. Cevap olarak bana Normandiya Cikartmasi sirasinda cebinde tasidigi Bakire Meryem ve Isa'nin soluk, kirismis bir fotografini verdi. "Arkasini cevir." dedi. "Oku orayi. Sesli oku."
"Siperlerde hic ateist yoktur," diye okudum.
"Dogru! Siperlerde hic ateist yoktur," diye tekrarladi agir agir her bir sozcukle parmagini bana dogru salliyordu. "Hiristiyan, Tanri, Çinli Tanri, herhangi bir Tanri... Ama bir Tanri olmali! Onsuz yapamayiz."
Kisi ölümden cok, ölümün eslik ettigi mutlak yalitimdan korkar. Hayati hep ikiser ikiser surdurmeye calisiriz ama her birimiz tek basimiza ölmek zorundayiz; kimse bizim icin ya da bizimle birlikte ölemez. Yasayanin ölenden kacinmasi nihai mutlak terk edilmenin isaretidir.
Benim icin televizyon izlemek, insanlari neden sevmedigim konusunda bir kaynak kitap okumak gibi. Televizyon icimizdeki butun igrencliklerin ozu. Hayatta zaten kabullenmekte zorlandigimiz insana ait ozellikler televizyonda gorundugunde dogrudan carpici hale geliyor. Insanlar salaklasiyor.