İçinde bulunduğumuz durumu yüceltmek suretiyle, sıkıcı hayatlarımızın katlanılır olduğuna inanmamız, bizi kati intiharlardan uzak tutmak için olmadık oyunlar geliştiren aklımızın icat ettiği zekice bir çözüm değil midir zaten? Hayatı kendimize biçilmiş kaftan misali kuşanıp, çevremizdeki zavallıcıkların haline dertlenerek yaşarken; o zavallıcıkların da bizim için benzer duygular beslediğini bilmezden gelmeyi tercih ederiz. Bu yüzden bir otobüste karşı karşıya oturan yaşlı bir adamla genç bir delikanlı birbirine karşı yalandan bir şefkat ve sahici bir nefret besler. Delikanlı yaşlı adama bakıp, onun ömrünün son günlerini yaşamakta olduğunu düşünerek kendi önünde uzayan yıllara şükrederken; yaşlı adam da delikanlının yaşındayken dünyadan habersiz bir avanak olduğunu hatırlamayı ve yaşının getirdiği olgunluğa minnet duymayı tercih eder. Ama ikisi de hatırlattığı hakikatlerden ötürü aslında için için nefret eder bir diğerinden. Biri diğerinde kendi sonunu görürken, öbürü de kaybettiklerini seyreder. İki suret de ölümün sinsi gölgesiyle lekelidir ama delikanlı da, yaşlı adam da gördüklerini görmemiş sayıp mukayeseden avantajlı taraf olarak çıkmış olmanın keyfini sürmeyi tercih eder. Bu böyledir. İyi ki de böyledir. Öbür türlüsünün neticesi, istatistik tablolarında zirveye doğru koşan intihar oranlarından gayrısı olmazdı muhtemelen.
"Merak kediyi öldürdü..." diye ezbere konuştu Yumi. Oysa ben bu atasözünün hep yanıldığını düşünmüşümdür. Bizi öldüren, merakın olmamasıdır. Bir insan hayal etmeyi bıraktığında, artık farklı bir şey olmasını beklemediğinde veya konfor alanının dışına çıkmaya cesaret edemediğinde ölmeye başlar. Belki de Şer Han'ımızın vermeye çalıştığı gerçek ders budur.
"Merak kediyi kurtardı... Haklısın, kulağa çok daha iyi geliyor."