Yolculuğumuzda (1931 yılı) beni en üzen durumlardan birisi, konar göçer Kazak kardeşlerimizi çok zor şartlar altında görmem oldu. Çünkü, bütün Sovyet topraklarının hiçbir bölgesinde hiçbir millet, bunlar kadar tahribata uğramamış, bunlar kadar büyük zarar görmemiştir herhalde. İhtilalden önce 8 milyon olarak hesaplanan Kazak halkının; bugün, yani 1968 yılında alınan bilgilere göre üç milyon kalmış olması bunun en büyük delilidir. Özellikle Balkaş Gölü taraflarından başlayarak Karanköl, Kızılcar kentlerine kadar susuz, ekinsiz Karakum çöllerinde yaşamakta olan, hayvancılıktan başka gelir kaynakları bulunmayan, kendileri için, halk için hayvan besleyen zavallı yerli göçerlerin ellerindeki bütün hayvanları bu merhametsizler, taş yürekli bu melunlar birdenbire çekip aldılar. Bunun neticesinde, geçimi yalnızca hayvancılığa dayalı olan Kazak halkı açlıktan kırılıp gitti. Kendilerini halkın koruyucusu olarak nitelendiren devlet görevlileri, yani komünist liderler, bunu önlemek için hiçbir tedbir almadılar. Oysa, 1931 yılında başlayıp 1932 yılında doruğa ulaşan ve bütün Kazakistan çapında yayılan açlıktan dolayı Kazak halkı bütünüyle yok olmaya başlamıştı. O günlerde, Kırgızistan’daki Karakol ve Issık Köl yörelerinden getirilip göl kıyılarına yığılan hesapsız miktardaki arpanın, buğdayın alt ve üst kısımları, henüz olgunluğa erişmemiş olduklarından, çürümüş; yarım gez kadar bir bölümü küflenmişti. Bu dinsizler için yerli halkın ölmesi veya yaşaması fark etmediğinden dolayı, onlardan adeta çaldıkları bunca buğdayın olur olmaz yerlerde çürüyüp gitmesine bakmaksızın, halkın kırılıp yok olmasına razı oldular