Çocukken, sevgi ve kabule ihtiyacımız vardı, çünkü bunlar olmadığı sürece yaşayamayacağımızı “hayatta kalma içgüdümüz"le biliyorduk. Eğer o dönemde ihtiyacımız olan koşulsuz sevgi ve kabulü görebilseydik, şimdi başkalarının onay ve sevgisine ihtiyacımız varmış gibi hissetmezdik. Bir başkasının fiziksel ve duygusal bakımına muhtaç olduğumuz yıllar geride kaldı. Hepimiz bu ihtiyacımızın öyle veya böyle sömürüldüğü bir çocukluk yaşadık, bize anne-babamıza borçlu olduğumuz ve ne yaparsak yapalım bu borcu ödeyemeyeceğimiz öğretildi. Anne-babamız dahil hiç kimseyi suçlamamamız için, önce anne-babaya itaati kutsal gören zihniyetimizi değiştirmemiz gerekiyor. İngilizce söylersem, "Learning is easy. To unlearn is the task." Yani, öğrenmek kolay, öğrenilmiş bir şeyi unutmak güçtür. Size ne öğretilmiş olursa olsun, artık kendi yaşamınızdan ve duygu durumunuzdan tamamen kendinizin mesul olduğunu, büyümekle birlikte her açıdan kendi kendine yeten bir varlık haline geldiğinizi, artık kimsenin sevgisine onayına ihtiyacınız olmadığını kendinize sürekli hatırlatabilirsiniz.
Psikolojiyle ilgilenen herkes bilir ki kendi acılarının, duygularının, hayatının, davranışlarının sorumluluğunu kabul etme çok önemli bir aşamadır. Anne-babayı ve sonra anne-baba üzerinden farklı otorite figürlerini haksız görme ama yine de haksız gördüğünüz bu davranışların sizin hayatınız üzerinde dolaylı veya dolaysız tahakküm kurmasına izin verme, içten yahut dürüst olmayan, kendi hayatına odaklanmak yerine başkalarının hayatını izleyen ve onları kıskanan, hayatının direksiyonunu eline almayan ve sürekli şikâyet eden, kendi sıkıntılarından dolayı, elinde olmayan şartları, başkalarını suçlayan ve bunları değiştirmek için hiçbir şey yapmayan, hayata karşı edilgin bir tavrı olan, fakat memnuniyetsiz, fakat yakınan, fakat birbirinin kuyusunu kazmakla meşgul bireylerle dolu bir toplum meydana getirir.
Büyükler, kendi istek, irade ve düşüncelerini çocuğa yerleştirir ve çocuğu bunun kendi istek, irade ve düşüncesi olduğuna inandırırlar. Amaç çocuğun kendi sesini, kendi duygu ve düşüncelerini duymasını sağlamak olmalıyken biz bunları bastırıyoruz. Hayatımız, sonrasında, çocukken bastırmayı öğrendiğimiz sesimizi yeniden bulmakla, onunla irtibata geçmeye çalışmakla geçiyor. Anne-babanın onayını almadan hareket edemeyen çocuk, büyüdüğünde de otorite olarak algıladığı merci her neyse onun onayı haricinde hareket etmeye ve hatta düşünmeye cesaret edemez.
Çocuğun kişisel tercihlerine saygı duymazsanız çocukta tercih etme mekanizması da gelişmez. Beş yaşındayken bir video izlesek ve et yemenin yanlış bir şey olduğuna zihnen ikna olsak, çoğumuz değil et yememeye karar vermeyi, böyle bir tercih ve karar hakkımızın olup olmayacağını kendi kendimize sorgulamayı dahi aklımızdan geçiremezdik; çünkü çoğunluğumuza farkında olmadan öğretilen şey, kendimize ait istek ve irademizin olamayacağı, kendimize dair konularda karar alma hakkımızın bulunmadığı idi. Bu yüzden, değil öyle veya böyle yapmaya karar vermek, öyle ya da böyle yapmayı tercih edeceğimiz bile farkındalığımıza ulaşabilen bir bilgi değildi.