• Bir öykü dergisinde yayınlandığı için sizlerle de paylaşmak istedim. Dergi linki: https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif

    “Kız bu kaç yaşına bastı? Evde kalacak vallahi. Hahahaha! Yok yok. Kendi bulamayacak. Anlaşıldı. Ben buldum birini. Bizim komşunun oğlu. Asker. Maaşı da iyiymiş. Öyle dedi annesi geçen. Aman bir kurum bir kurum. Sanki genelkurmay başkanı oldu çocuk.”

    Yosma teyze bu. İsme bak. Güzel kadın demekmiş. Söyler de durur. Seni gördükten sonra kim inanır yosmanın güzel kadın demek olduğuna be. Kırmızı ruju dudağına sürmemiş, yemiş sanki. Utanmasa yanaklarına da sürecekmiş. Yemekten şişmiş her yeri. Hiçbir günü de kaçırmaz. Hepsine gider. Masada ne var ne yok silip süpürür. Her gelmesine de benim yaşımı sorar. Beyin yerine kısır doldurmuş kafatasına Allah. Bak yine birini bulmuş bana. Bulmasa şaşırdım zaten. Kimmiş çocuk? Komşusu muymuş? Hangi komşusunun oğlu asker olmuş be. Yalandır valla. Bakın ben size diyorum. Bu kadının ağzından doğru söz çıktığı görülmemiştir.

    “Yirmi yedi Yosma Teyze.” diyorum. Yosssssssss….ma şeklinde söyledim. Annem gözlerimin içine kızgın kızgın baktı yine. Misafir gittikten sonra söyleyeceği cümleleri hazırlıyor zihninde. Her zamanki şey. Kendimi bildim bileli böyle yapıyor. Mahallenin diğer bütün çocukları melek, ben şeytan. Ne yapsam suç. Halime teyzenin kızı yaygarayı koparsın, gidip severdi. Şenay ablanın oğlu camı çerçeveyi indirse, çocuktur yapar derdi. Ama ben yapınca suç olurdu. Şu yaşıma geldim hala aynı. Değişmez. Alıştım da zaten. Kaşarlandım anlayacağınız. Suratına bakıyorum. İnadına sırıtıyorum.

    Yosma Teyze’nin suratı düşüyor. Ortamı yumuşatmak için annem devreye giriyor.

    “Sarma da var. Hızlı gitmeyin hanımlar.” Gülüyor. Kadınlarda bir neşe bir neşe görmeniz lazım. Vardır onların midesinde sürekli boşluk. Merak etme anne sen. Ne verirsen ver. Yerler. Geçen gün bir belgesel izledim. Dünyanın en obur hayvanlarını tanıtıyorlardı. Bir grubu tanımıyorlar. Bizim komşulardan hiçbiri yok aralarında. Hahahahahah! Buraya da gelin diye bağırdım ekrana.

    “Kız sen ne okuduydun? İsmi de bir garip ki. Dilim hiç dönmüyor anam.”

    Bu da Münevver Teyze. Anam Münevver. Her lafının sonunda, anam. Yerden bitme. Bir metre boyu var ama dil üçe beş. Burnunun yanında kocaman bir ben. Gözüne bakarak konuşmak imkansız. Gözüm hep bu bene kayıyor. Kızı doktor. Sünepe Selin. Kızda bir kafa var. Aynı sınıfta okuduk. Öğretmen soruyu daha tahtaya yazmadan cevabını yapıştırırdı. Ama inanın okulda tek bir arkadaşı yoktu. Okur da okurdu. Ne okuduğu da belli değil. Garip gurup şeyler. Annesi kabak tatlısı yedirmiş küçükken güya. Ondan böyle zeki olmuş. Renginin turuncuya kaydığında bir iş vardı zaten. Münevver teyze her gelmesine anlata anlata bitiremez bu sünepeyi. Tus mu ne, onu kazanmış şimdi de. Beyin cerrahı olacakmış. İlk operasyonunu annesine yapmalı. Gıcık da bir gülmesi var. Kesik kesik. Bütün bedeni sarsılıyor. Bak yine aynı şekilde gülüyor.

    “Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği.” diyorum. Bilerek uzatıyorum. Jeodezi mühendisliği desem de olurdu.

    “Hah işte o. Jedozi mi ne. Nasıl bir meslek kız bu? Ne iş yapıyor bunu bitirenler? ”

    Suratında küçümseyen bir gülümseme. Anneme bakıyor konuşurken. Karşısında ben yokmuşum gibi. Bildiği mesleklerin haricinde meslek sahibi oldum mu, yandın. Doktor, öğretmen, mühendis, hemşire… Kızı jinekolog olmayı seçseydi görürdüm. Anam o da ne diye ortalığı birbirine katardı. Beyin cerrahı. Seviniyor. Televizyonda duymuş ya. Oradan biliyor. Haspam.

    “Yer bilimi teyzecim. İş alanı kısıtlı. Bakınıyorum sürekli. Bazı yerlerden cevap bekliyorum.”

    Ekşimiş bir ifadeyle söylüyorum bunu. Dalga geçer gibi değil ama. Sizin kız da tusu kazanmış ama ben de iş arıyorum diye övünür gibi. Aynı kefeye koyuyorum bu ikisini anlayacağınız. Restine rest çekiyorum.

    Bozuntuya vermeden, “Olur anam olur. Dert etme fazla. İstanbul büyük memleket. İllaki iş bulursun. Kendi mesleğin olmaz başka bir iş bulursun. İşsiz kalacak değilsin ya. Bak Sunay’ın kızı da o dediğin üniversitelerden birini bitirdi. Dört yıl iş aradı. Şimdi kasiyer. İşsiz kalmadı en azından. Sen de kalmazsın.”

    Sunay’ın kızı kim be! Bana ne ondan. İşsiz kalmışım, kalmamışım kime ne. Size mi kaldı benim işimin gücümün tasası. Hem bunu dert eden sizsiniz. Bana kalsa çalışmam bile. Otururum evde. Gerçi dert ettiğiniz de yoktur ya. Anca kendinizi düşünün. Kendi aranızda işi olan erkeklere, işi olan kızları yamayın. Ben istemiyorum evlenmek falan.

    “Boşverin şimdi kızın işini. Rahat bırakın ayol. O işini bilir. Güzel kızım benim.”

    Allahtan Halime teyze var. Bunca cadalozun arasında ne işi var anlamış değilim. Emekli öğretmen. İnsan halinden anlayan biri. Pek muhabbete karışmaz. Kendi halinde, sessizce konuşulanları dinler. Sadece var olmak için bulunuyor sanki bu ortamda. Yalnız kalmamak için. Yalnızlığı sevmiyor sanırım. Zaten yalnız sayılır. Benden duymuş olmayın ama hiç çocuğu olmamış. O yüzden evlilik işlerine de bulaşmaz. En güzeli. Çocuk büyütmek çok büyük dert bu devirde. İlkokul arkadaşım Aynur evlendi de iki çocuğu bile oldu. Geçen buluştuk. Dert yandı. Kucağına al, suratına alış, emzir, yedir, gazını çıkar, altını değiştir, gece ağlamasına kalk, uykusuz kal, meme uçların yara olsun, kanasın, uçlarına krem sür, geçmesin, sinirlen, çocuğu fırlatıp kaçmak iste, dert yan senin gibi olanlara, seni anlamayanlara kız, söv, bağır, hasta ol, aman çocuğa geçmesin ne yaparız sonra diye düşün, kocan olacak öküzü çek… Aynur kendine gel diye bağırmasam devam edecekti. Ohoooo! Daha bir dünya şey söyledi de dinlemedim. Bekarken evlileri dinlemek çok sıkıcı geliyor insana. Ben kesinlikle Aynur gibi olmayacağım. İş bulup, kendi başıma yaşayacağım. Evlenmekmiş, çocukmuş umrumda olmayacak. Hem ben yapamam hiçbirini. Vallahi de yapamam.

    “Kız Hatice. Kocanla aran nasıl? Hala tık yok mu adamda?” diye soruyor Yosma teyze.

    Güleceğim diye ağzındaki sarmayı düşürüyor yere. Suratı kıpkırmızı. Münevver teyze de ona katılıyor. Hatice abla kızıyor ama ses etmiyor. Evleneli beş sene olmuş. Hala çocukları yok. Mahallelinin diline düştü kadıncağız. Bizim dinozorların arasında, en genci. Güzel mi güzel. Upuzun saçları beline kadar. Boy pos desen yerinde. Bembeyaz teni. Güneş vurduğunda sırtındaki sarı tüyler titreşiyor. Kadın gibi kadın. Kocasını da annem buldu. Eski ev sahibimizin oğlu. Tıfıl, köse, saçlarının da yarısı dökülmüş. Anneme sorsan öğretmen adam. Okumuş. Geçenlerde otobüste gördüm. Fark etmedi bile beni. Kafası yerde. Bozuk para arıyor sanki. Sünepe herif. Yaktılar kızın başını.

    “Öyle deme Yosma. Yazık kıza. Baksana, ne kadar üzülüyor.” diyor annem.

    “Kız takıldık. Çocuklarının olmasını en çok ben istiyorum. Vallahi de billahi de ilk ben göreceğim bebeklerini. Takacağım hemen reşatı. Helali hoş olsun yeğenime.”

    Bak bak şundaki kurumlara. Reşat altın takacakmış. Yalan. Pintiliğinden ölecek. Seccadesi kaybolsa alnını betona koyan cinsten. Onun günü geldiği zaman millet aç kalmayayım diye yanında bir şeyler götürür. Yufkadan dört çeşit börek yapar. Kocası yufkacı ya ondan. İnanın, kocasının yufkalarının yarısını bu kadın alır. Adam da aynı. İnsan karısından para alır mı? Bu adam alıyor. Geçen mahalle çalkalandı. Adam beş yufka vermiş de, Yosma teyze dört yufka parası bırakmış. Sonradan fark etmiş. Eve gittiğinde katmış evi birbirine. Çocukları ne yapsa boş. Kavga dövüş gitmiş. Şimdi kadın bu yaşta, ölmüş anasının yıkık dökük evinde kalıyor. Boşanacağım demiş anneme. Geçen, günden çıktıktan sonra söyledi. Nah boşar dedi üzerine. Parmağını da elinin ayıp tarafına soktu bunu derken. Güldük epey.

    “Hanımlar duydunuz mu Kazım’ın başına gelenleri? Hem de bu yaşta.” diyor ilk defa sahneye çıkan Gülizar abla. Erkek gibi kadın. Sesi de kalın ki. Ortalık inliyor. Cezaevi gardiyanlığı yapıyor. Bir insana mesleği bu kadar mı yakışır. Ayakkabı numarası kırk bir. Bazen kocasıyla değişiğe giyiyorlar diyip gülüyoruz annemle. Annem de az değil. Misafirler gittikten sonra arkalarından neler atıp tutacak merak ediyorum. Şimdi suratlarına gülüyor. Neyse o olmalı insan. Varsa bir şey suratına söylemeli.

    “Ne olmuş kız? Çatlatma adamı da söyle.” diyor Halime teyze. İlk defa onu bu kadar meraklı görüyorum. Kadın, ne kadar usturuplu olsa da yine kadın. Elindeki işi bırakıyor. Doğmamış torunlarına patik örüyor garibim. Böyle avunuyor.

    “Karısı hamileymiş. Kadıncağız neden gelmedi sanıyorsunuz. Sokağa çıkamıyormuş utancından. Oğlunu geçen ay evlendirdiler bacım. Bizim adam gitmiş bakkalına. Kazım düşünceli düşünceli oturuyormuş. Hayırdır Kazım, neyin var, diye sormuş. Başta söylemek istememiş. Bizimki ısrar edince, usulca bizim hanım hamile, demiş. Bizimki ne dese beğenirsiniz. Yersen o kadar pestili olacağı budur. Hahahahayttt! Bizimki de alem adam.”

    Bir şenlik havası sarıyor evi. Kahkahaların ucu bucağı görünmüyor. Bak bu habere ben de şaşırdım. Vesile teyze hamileymiş. Kadın ellisine dayandı. Millet ne doğurgan çıktı be! Ben annemle babamın seviştiklerini düşününce kötü oluyorum. Valla annem benden önce hamile kalsa, evi başlarına yıkardım. Senem’e mesaj atayım. O ne diyor bu işe bakalım. Ne de olsa annesi.

    “Ha ha ha! Kız Hatice duy duy. Kocana gidip hemen söyle haberi. Kazım’daki pestilden alsın kendine. Bak sen de eksik etme sofrada. Sabah akşam yesin adam. Elli yaşındaki kadını hamile bıraktırmış baksana.” diyor Yosma teyze. Havadaki en ufak laf sokma malzemesini kaçırmıyor. Yosssssss… maaaaa!

    Hatice abla bile gülüyor buna. “Vallahi söylüyorum.” diyor. Telefonu eline alıyor.

    Bazen çok komik oluyor bu kadınlar. İnsan ilk başta yadırgasa da, gün havası farklı. İnsanın içini sarıveriyor bir şekilde. Örümcek ağı misali.

    Senem mesaj attı. Annemi bırak şimdi. Mahalleye yeni bir aile taşınmış. Bir oğulları var, süt. Hemen görelim kanka. Vallahi lokum diye çiğne. Yut. Pek umursamıyor anlaşılan annesinin durumunu. Yarın kuaföre gidelim yazmış. Gidelim tabii ya. Erkeklere güzel gözükmek lazım. Evde kalacak değilim ya.

    “Kız, Kazım’ın bakkala da gidilmez artık. Mazallah. Adam bizi bile düdükler anam.” diyor Münevver teyze.

    Herkes Hatice ablaya bakarak gülüyor. Yok artık. Bu kadınlar da çok edepsiz oluyor bazen. Kadın baştan aşağı kızardı. Yapılacak şey mi? Suratında mahcup bir ifade. Kocasına yazdığı mesaja bakıyor. Pestili çokla kocacım.

    “Bu ne tatlısı kız. Şerbeti yaktı geçirdi boğazımı.” diyor Gülizar abla. Hani nerde o sertliğin? Bir şerbetlik kadınmışsın Gülizar abla. Kusura bakma. Elinde copla, gece gündüz gezinirsin hapishanelerde ama sende de iş yokmuş be! Git kocanın dibine. Lafını dinle sen. Pehhhhh!

    “Su getir kızım, koş.” diyor annem. Suratında sahte bir endişe. Ölse umurunda olmayacak. Panik yapıyor kendince.

    Mutfağa gidiyorum. Çaydanlıktaki sıcak sudan koyuyorum. Belki daha fazla yanar. Hahahahahahah! Bu arada, şu yosmanın komşusunun oğlu nasıl bir şey acaba? Kadınlar gidince anneme sorayım en iyisi mi. Asker adam. Disiplinli olur hem. Lojmanda falan yaşarız. Ekmek elden su gölden. Ohhhh! Bir sürü de kadın olur öyle yerlerde. Gelsin günler, börekler, çörekler. İçeriden gülme sesleri geliyor. Hem de bensiz. Geliyorum hanımlar. Bekleyin beni.
  • 120 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    “Fadişinoğlu:
    - İrbaam’ın Doru, dedi.
    Jandarma Ahmet Çavuş’un karısı:
    - Sefil ortalarda, dedi.
    - Gâvura kurban olsun, dedi Molla Mustafa’nın Bekir.
    Karısı:
    - Merhameti var gâvurun, dedi.
    Bekir:
    - Bu murtatta zırnığı yok, dedi.
    İncenin Osman:
    - İrbaam, bu ata zulm eder, ahir Allah çektirir bu dürzüye, dedi…
    Kardeşi:
    - Ona ne şüphe, dedi
    Biri:
    - O bir tarafta çeker, dedi…
    - Ağızsız dilsiz hayvan, çoluğuna, çocuğuna merhameti var mı? Nankör dürzü, Doru yarış kazanınca tırnaklarının altını yalardı… Doru adam etti Üssüğün İrbaam’ı, babası ne boktu sanki? Kurttan kurt doğar.

    …” (s.38)


    Ortalarda sefil dolaşan, bahsi geçen Doru, benim. Üssüğünoğlu İbrahim’in Doru Kısrak’ıyım. Gözden düşülenim. “Defterden silinenim.”

    Sahibim; öküzlerin, tayın, kıratın yeygisini arpasını çok gördü bana. Yılkılığa bırakmaya karar verdi. Oysa zamanında evladı gibi bakar, belim incinir boy atmam diye binmekten kaçınırdı. Evinin uğuru, umut direğiydim; yarışlardan, güreşlerden iyi para kazandırıyordum. Gençtim, altın çağımdaydım. Zaman geçti, güçsüzleştim; arabaya koşulmaya layık görüldüm. “Bir at arabaya koşulmaya görsün. Kredisi beş paralık oldu demektir.” (s.30)

    On iki yaşındayken bir al tayım oldu. Üssüğünoğlu İbrahim bayram etti, yeni umuduydu bu tay. Ben ise iyice gözden düştüm, hakkımdaki hüküm kesindi; yılkılıktım.

    Mustafa ve Hasan babasının emrini yerine getirmek üzere beni köyden çıkardılar, ne yapmaya çalıştıklarını anlamıyordum. Peşlerinden gitmeye başladım. Durmadan taş atıyorlardı bu zulmü anlamıyordum. Boynuma değen taşlar, “gözden düştün sen artık, sana ihtiyaçları yok” diye bas bas bağırırken ben onları da duymuyordum. Ben peşlerinden gittim onlar tekrar köyden çıkardılar, ben peşlerinden gittim onlar tekrar…

    Sonunda anladım, istenmediğimi. Bir çeten kuru samanın çok görüldüğünü anladım. Sıcak ahırımdan yazı yabana, karla kaplı yazı yabana sürüldüm… Önümde kış, açlık, ölüm…



    Hikayeyi okurken birçok yerinde kendimi Doru Kısrak’ın yerine koyarken buldum. Hasan’ın attığı taş benim başıma geldi, o kan benim kaşımın üstünden sızdı. Kara kışta sersefil yazı yabanda dolaşan bendim. Açlıkla ölümle pençeleşen bendim. Kuşkusuz bu hissedişte Abbas Sayar’ın üslubunun da etkisi var. Bu nedenle incelemeye Doru Kısrak’ın ağzıyla başladım, olanları bir de o anlatsın istedim.

    Çocukluğu Yozgat’ta geçen yazar, Orta Anadolu insanını yakından gözlemlemiş, bu insanların yaşantısını, eserlerinde zengin bir dil ve üslupla yorumlamıştır.

    Ekonomik güvencesizliğin toplumun tüm değerlerini alt üst ettiğini düşünen Sayar, Yılkı Atı’nda yoksulluğu öne sürerek sahibinin işe yaramayan atı Doru’yu, yılkılığa bırakmasını tüm sarsıcı yönleriyle anlatıyor.

    “Gözü kör olsun yokluğun. Yokluk bel kırar, adamı insanlıktan cüda eder.” (s.12)

    Yokluk olmasaydı, İbrahim hiç atını yabana atar mıydı?

    “Her boka karışırsınız. Her pazarda ipliğimiz olsun dersiniz. Sizin hangi boka aklınız erer? Arpayı sen mi şinikledin? Sen mi attın samanı samanlığa? Bir merhamet sende mi var sanarsın? İkide bir ‘Yazık ettik Doru’ya’ diyen oğlunda mı? Ben sizden mi akıl alacağım? Sizin aklınızla kenefe gitmem. Bir ben mi yılkıya at bıraktım? Gidin bakın… Yazı yaban yılkılıklarla dolu. Ben mi icat ettim bu usulü? Biz bizi bileli bu böyle. Ağamın devrinde de buydu, dedemin devrinde de bu… Usul bu…” (s.60)

    Vicdanından kaçıp geleneklere sığınan İbrahim’i bekleyen hazin bir son, elbette var, mazlumun ahı yerde kalır mı? Kalmaz, biz bizi bileli bu böyle...

    İyi okumalar diliyorum.
  • “Sende kendimi buldum ve kaybettim.”
  • Gidene kal demeyeceksin. ..
    Gidene kal demek zavallılara,
    Kalana git demek terbiyesizlere,
    Dönmeyene dön demek acizlere,
    Hak edene git demek asillere yakışır.
    Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme, yoksa değersiz olan hep sen olursun...

    Düşün...
    Kim üzebilir seni senden başka?
    Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
    Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
    Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
    Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
    Her şey sende başlar, sende biter...
    Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini...
    Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz. ..

    Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi de.
    Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
    Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum,
    Oynadım.
    Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.

    Kendi kendime konuştum bazen evimde, hem kızdım hem güldüm halime.
    Sonra dedim ki söz ver kendine
    Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
    Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
    Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
    Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
    Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
    Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.
  • Kimse benim kadar bilemez ölümün rezilliğini 
    Seni koyup gitmenin hüznünü ben anlarım 
    Çünkü ben sende buldum kendimi, sende sevdim 
    Senin yanında, seninle değerlendi zamanlarım
  • Gidene kal demeyeceksin...
    Gidene kal demek zavallılara,
    Kalana git demek terbiyesizlere,
    Dönmeyene dön demek acizlere,
    Hak edene git demek asillere yakışır.
    Kimseye hak ettiğinden fazla değer verme,
    Yoksa değersiz olan hep sen olursun...

    Düşün...
    Kim üzebilir seni senden başka?
    Kim doldurabilir içindeki boşluğu, sen istemezsen?
    Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
    Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
    Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
    Her şey sende başlar, sende biter…
    Yeter ki yürekli ol, tükenme, tükenme...

    Tükettirme içindeki yaşam sevgisini...
    Ya çare sizsiniz ya da çaresizsiniz...
    Öyle bir hayat yaşadım ki, cenneti de gördüm cehennemi de.
    Öyle bir aşk yaşadım ki, tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
    Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum.
    Oynadım... Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum, okudum anlamadım.
    Kendi kendime konuştum bazı evimde, hem kızdım hem güldüm halime.

    Sonra dedim ki, söz ver kendine,
    Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
    Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
    Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin,
    Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
    Öyle hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım.
    Öyle değerliymiş ki zaman, hep acele etmem bundan, anladım.

    —Friedrich Nietzsche