Devlet adamları yetiştirmek ayrı bir maksat farkındayım, ama gönül adamı yetiştirmek ve hatta gönül deryasında ıslanmış devlet adamı yetiştirmek bambaşka bir gayenin tezahür etmiş hâliydi.
Var olmak için inanmanın gerektiği zamanları çok geride bıraktık sanki. Zira yaşadığımız zaman bize şunu gösteriyor ki var olmak için bir işi hak etmekten, çalışmaktan, inanmaktan ziyade yaranmak gerekiyor sanki birilerine. Birileri gibi olmak, onlara benzemek...
Anadolu mayası bu medeniyetin... Şayet ona da bulaşırsa bize bulaşan bu muasırlaşmak illeti, işte o vakit kaybetmiş değil, kaybolmuş olacağız. Hem eskiler şöyle diyorlardı, "Et kokarsa tuzlanır, ya tuz kokarsa?" O tuz, Anadolu işte...
Şehirlerin ruhları var elbette. Ve hatta bence insanlar yaşadıkları şehirlere benziyor. Yaşadığı şehir gibi mazlum oluyor bazen insan Kudüs gibi; yaşadığı şehir kadar garip kalıyor bazen, Endülüs gibi...
"Ruh" diyor bir büyük zat, "göz penceresinden âlemi seyreder." Ya şehirler? Bana öyle geliyor ki gözleri minarelerdir şehirlerin ve şehirler, âlemi minarelerden seyreder. İşte o sebeple yıkar hasımlar minareleri ve gözlerini kör ederler şehirlerin. Demem o ki minaresiz bir şehir gözlerine mil çekilmiş, âmâ edilmiş âdeme benzer.