Çok fazla da arkadaşım yoktu ve olmazdı. Ben çok fazla insanın çok fazla dert demek olduğuna inananlardandım. Onun için de insanlardan kaçıyordum belki de ne kadar az insan olursa o kadar az dert oluyordu.
Aklımda eve gitmek, yatıp uyumak vardı ama gönlüm bambaşka diyarlardaydı. O an anladım ki insanın bedeni yorgun olsa da gönlü yorgun değilse zararı olmuyor. Zira hayaller yorulmuyor ve gönlü yorgun olan da iflah olmuyor. Benim gönlüm asırlar evveline uçmuştu çoktan da bugünün yorgunluğunu bilmiyordu. Bedenim gönlüme direnemiyordu. Beden ile gönlün savaşında ise her vakit galip gelen gönül oluyordu. Ben de onu dinledim.
“Ayasofya'yı yapanlar Hristiyan'dı doğru ama Ayasofya, Hristiyan değildi. Yeryüzünde her yer Allah'ın mescididir. Hem biri bir yeri yaptı diye ona sahip olmuş olur mu sence? Mesela oturduğun evi düşün o evi deden çok vakit evvel satın almıştı değil mi? Şimdi biri çıksa gelse ve dese ki “Bu evi benim dedem yapmıştı ve burası benimdir.” ne diyeceksin? O ev senin mi onu yapanın mı?"
Şehirleri de devletleri de yapıları da ve bence insanları da ayakta tutan maneviyattır. Halkın gönlüne bir aşk koymazsan ve inanç kokan bir nefes vermezsen ne denli muhkem olsa da o kubbe çöker. Gönül kubbesi çökerse insan da çöker devlet de çöker. İnanmayanların maneviyatı olmayanların elinde Ayasofya dediğin de bir taş yığınına döner ancak.
Bir gece Ayasofya'yı inşa eden mimar ansızın ortadan kaybolup sır olur. İlkin mimarın başına kötü bir iş geldiğini düşünseler de en sonunda kaçıp gittiğine hükmedip de memleketin her yanına haber salıp mimarı ararlar. Ama ne yana sorsalar, kime sordursalar da bir türlü bulunamaz. Sanki rüzgâr olup esmiş, bulut olup da göçmüştür.
Bunun üzerine mabedin tez elden bitmesini isteyen kral, memleketindeki diğer mimarları çağırıp bu işi onların tamam etmesini ister. Ama hiçbiri böyle bir kubbeyi yapmaya cesaret edemez.
Derler ki bu hâl üzere Ayasofya tam on sekiz sene böyle akim kalmış ve bu yarım hâlini tamamlamaya kimsenin ne ilmi ne kabiliyeti ne de cesareti yetmemiştir.