İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız. Ama yeter artık; "yeraltından" daha fazla yazmak istemiyorum.
Sırça bir köşkte de anlamsızdır acı: Acı kuşkudur, yadsımadır, öyleyse, kuşkunun yer alabileceği bir sırça köşk olabilir mi? Bu arada ben insanın gerçek acıdan, yani yıkım ve kargaşadan asla uzak durmayacağından eminim. Acı, bilincin tek kaynağıdır. Notlarımın başında bilincin bence insan için en büyük şanssızlık olduğunu söylemiş olsam da, insanın onu sevdiğini, hiçbir zevke değişmeyeceğini de biliyorum.
Peki ama nasıl oluyor da siz, insan için yalnızca normal, olumlu olanın... kısacası, yalnızca refahın, mutluluğun yararlı olduğuna böylesine kesin, kendinize büyük bir güvenle inanabiliyorsunuz? Çıkarlar konusunda mantığınız yanılıyor olamaz mı? Öyle ya, belki yalnızca mutluluğu sevmiyordur insan? Belki aynı ölçüde acıyı da seviyordur? Belki acı da mutluluk kadar çıkarınadır? Ayrıca, insan kimi zaman acıyı çok, tutkuya varan bir sevgiyle arzular. Gerçektir bu. Bunu görmek için insanlık tarihini gözden geçirmeye hiç gerek yoktur. Bir insansanız ve az da olsun yaşadıysanız, kendinize sorun bunu.