Çırılçıplak bir ovanın içinde, terk edilmiş bir istasyondaydım.
Duvarlar, pencereler, raylar katar görmeyeli o kadar olmuştu ki memurlar artık üniformalarını bile giymiyorlardı.
Yolcular, ne geldikleri ne gidecekleri yeri hatırlıyor, duvarların köşelerinde yaşlanıyorlardı. Taşlardan kuleler yapıyor, intihar ediyorlardı.
Nihayet çürüyüp kuşlara yem olan cesetlerinden geriye bir parça çaput kalıyordu.
Ovanın ıssızlığı, bütün canlıların yüreğindeki terk edilmişliği öyle büyütmüştü ki artık kuşlar ötmüyor, köpekler ulumuyordu.
Zaman bütün anlamı yitirmiş, isimler, kimlikler bir takım hayaletler olmuştu.
Uyanılan bütün sabahlar sanki başka bir ömürden günlerine karışmış gibi yabancı, yatılan bütün uykular suyunu döküp kurumuş bir rahim gibi karanlık ve boğucuydu.
Birbiri ardına uykuya yıkılan gövdelerden ateş gibi sıcak kan kokusu tüttüyordu.
İşte tam o an,
Bir oyuktan burnunu uzatmış
Akıp geldikçe pullu derisi parlayan bir yılan gibi, uzun bir katar kara dumanlar tüküre tüküre ovanın ıssızlığından sökün etti.
Nasır tutmuş rayların etini kazıyıp ateşler saçarak istasyonda durana kadar,
Karnı üzerinde sürünen bir yılan tahayyül etmek bile kabil değildi.