elleri titriyordu; sadece korkudan da değil. hayır; hâlâ içinde gezen, yeniden serbest kalmak, dorian'ın kendisini tutmamasını isteyen bir güç vardı.
dorian son kitabı da rafa geri tıktıktan sonra koşup ordan uzaklaşmaya başladı.
kimseye bundan bahsedemezdi. kimseye güvenemezdi.
kalbi hızla atıyordu. dorian başının üzerinden indirdiği ellerine baktı. ne bir morluk, ne bir kesik, ne bir acı belirtisi vardı. duvara tüm gücüyle vurmuştu. eli kırılabilirdi. hatta kırılmalıydı. fakat parmak eklemlerinde hiç hasar yoktu; sadece boğumları elini sımsıkı yumruk yaptığı için ağarmıştı.
titreyen bacakları üzerinde doğuran dorian hasarı gözden geçirdi.
duvar parçalansa da yıkılmamıştı. öte yandan eski pencere tamamen kırılmıştı. dorian'ın çevresinde, çömeldiği yerin etrafında da...
mükemmel bir çember oluşmuştu. çemberin içinde tek bir moloz parçası yoktu. sanki cam ve tahtalar onu sakınmışçasına.
bu imkansızdı. çünkü büyü...
büyü...
dorian dizlerinin üstüne çöktü. midesinde müthiş bir bulantı vardı.
"kızım on altısındaydı," dedi rena. gözyaşları burun kemerinden kütüğün üzerine aksa da sesi güçlü ve gür çıkıyordu. "on altı, onu yaktırdığında. adı kaleen'di ve fırtına bulutlarını andıran gözleri vardı. hâlâ rüyalarımda sesini işitiyorum."
kral çenesiyle cellata işaret etti. cellat öne çıktı.
"kız kardeşim otuz altı yaşındaydı. adı liessa'ydı ve hayatının neşesi olan iki oğlu vardı."
cellat baltasını havaya kaldırdı.
"komşum ve karısı yetmişlerindeydiler. isimleri jon ve estrel'di. öldüler çünkü adamların kızımı almaya geldiğinde onu korumaya cüret etmişlerdi."
balta indiğinde rena goldsmith ölenlerin isimlerini saymaya devam ediyordu.