Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Kedûret” filân diye anlatıyoruz Ölüm Odası’nda; hiçbir şeyin tadı tuzu kalmadı, hiçbir şeyin. Sanki her şeyin böyle canı çekilmiş gibi, yaşananlara, olup bitenlere bakınca görüyorsun onu… “Varoluş şevki” denilen şey uçup gitmiş adeta; var ya, yaşadığını, varolduğunu, hayatı duyan, hisseden o şevk yok; ağız tadıyla böyle bir yemek bile yenmiyor neredeyse, aceleyle atıştır geç… Zaman o kadar hızlı, çabuk geçiyor ki böyle ‘makine’ soğukluğu, ruhsuzluğu içinde, bir an durup düşünmeye, bir şeylerin farkına varmaya “vakit yok…” Ahir zaman şeyi bu… Diyor ya: “Dünyanın neşesi gitti, kedûreti kaldı” diye. “Neşe” deyince, göbek atmak değil… Varoluş sevinci, onun şuuru… İşte o “ruh” kalmadı; her şeyin böyle canı çekilmiş gibi… Mevsimlerin bile farkına varmadan çoğu zaman… Garip bir şey bu… O “varoluş” mânâsından uzaklaştıkça, ruhsuzlaşıyor sanki her şey; şimdi bir av köpeği düşün; o kadar dağ, dere, tepe koşar, o kadar şeyden sonra gelir, yatar; yorgun ve mutludur… Kendi fıtrî işini yapmıştır. Bir eşeği o su değirmenine bağla iki turda yorgun ve bıkkındır. Bunun gibi… “İnsan” varoluş sebebinin dışına düşmüş, dünyanın ruhu çekiliyor sanki…
Salih Mirzabeyoğlu ile Zindan Konuşmaları / Mayıs-Haziran 2014