Zamanının yektâsı bir hakîm vardı. Henüz bıyıkları terlememiş bir delikanlı kapısını çaldı: "Bana bugün de yarın da derd-i maîşet çektirmeyecek bir sanat söyle, bir hüner bellet." diye rica etti. Hakîm gence şöyle bir nazar edip, bir müddet düşündü. Sonra tane tane konuşmaya başladı: "Evlâdım sana iki şey söyleyeyim. Evvela, dert çekmemek elde değil. Lâkin bu dünyanın da, içindekinin de derdi çekilesi değil. Mâdem dert sahibi olmamak elde değil, en büyük yerin ve en büyük yârin derdiye dertlenesin. İkincisi, her devirde akçe yapacak hüneri bulmak da elde değil. Bugünün akçe eden hünerine yarın kalp akçe bile vermezler. Ama o kimseyi hep el üstünde tutarlar ki şu üç vasfı vardır: Dürüsttür, istikametinden şaşmaz; kanaatkârdır, eli ile kazandığına razıdır; gayretlidir, çalışmaktan hiç geri durmaz."
Geçim derdi tek telaşımız olunca hakkımızdaki muradı ve bize biçilen esas görevi anlama derdine düşmedik, düşsek de bunun yapıp ettiklerimizle alakasını kuramadık. Hayatlarımız, her birisi ayrı tarz ve çevrelerden oluşan ikili, üçlü kompartımanlarda yaşadığımız bir bulamaca dönüştü.
Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!
Mehmedim, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!