Mezhebimiz sorulunca Hanefi diyoruz ama Ebu Hanife kimdir, ne yapmış, nasıl yaşamıştır, ahkâmı nedir bilmiyoruz. 17. yüzyılda yaşamış Osmanlı alimi Beyazizâde Ahmed Efendi'nin "el-Uṣûlü’l-münîfe li’l-İmâm Ebî Ḥanîfe" isimli, İmam-ı Azam'ın itikadî görüşlerini risaleleri, müsnedleri ve diğer menakib kitapları üzerinden derlediği eseri dilimize kazandırılarak bu açığı kapatmamız için güzel bir fırsat sunulmuş. Hükümlerin ayetler ve hadisler yardımıyla bir bir açıklandığı, raviler hakkında ayrıntılı bilgi bulabileceğiniz, üzerinde çokça emek harcandığı her halinden belli olan bu eseri, özellikle benim gibi akaid konusunda eksik hissediyorsanız hiç şüphe etmeden okuyup istifade etmenizi tavsiye ederim. Ben 2 defa okudum, nasip olursa birkaç kez daha okumayı düşünüyorum. Kitap sitede 352 sayfa görünüyor, Arapça aslı da mevcut dolayısıyla sayfa sayısına dahil edilmiş. Aslında bibliyografya ile birlikte 182 sayfa, kısa fakat muhtevası yoğun. Okudukça ne kadar az bildiğimi fark ettiğim ve daha fazla okumak istediğim bir kitap oldu. İnşallah Arapça öğrenip aslından okumak da nasip olur.
"Sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız. Olur ki uyuyakalırsınız. Sırtınızdaki çıkında ebedî gayenin dürülmüş azıkları varsa ne mutlu size. Gece serindir, yapraklardan süzülen yel gözlerinizdeki yaşları kuruturken ruhunuzda kâinatın derin sessizliğini taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatınız.
Cemiyetin vahşi, zehirli bitkilerle dolu, her dalında uğursuz baykuşların mânasız telkinler yaptığı sık ağaçlı ormanlarında çetin yolculukların başlangıcı için sabahı beklemeyiniz. Sabahı beklemek öğleni, öğleni beklemek akşamı beklemek gibi bir ruh gevşekliğini doğurur.
Beynimizi tırmalayan zaruretleri mi hatırlatıyorsunuz. Evet hayatın zaruretleri ayaklarımıza dolanmış zincirlerdir ve ıstıraplarımıza çeşni katarlar. Fakat bu vahşi sahayı geçmek için hiçbir zaruret kâfi bir mazeret değildir. Ruhumuzu aldatmayalım, ebedî gayeye ihanet etmiş oluruz.
Durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiğini, yabancılaştığını hiç tecrübe etmediniz mi? En acı kayıp budur: Gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmaları...
Filozofun öğüdü bütün hayatımızda takip edeceğimiz en esaslı metottur:
"Uzun yolu seçiniz..."
Bazen bisikletine binip saatlerce geziyordu. Açıklara dalga dalga yayılan çılgın bir müzikle terleyip tepişmekten, geceler boyu yorgun düşüp, uyuyakalmışken gençler, uyuyakalmışken herkes, o sessizce kalkıyor, günün ilk ışıkları ile bisikletine atlayıp tatil köyünden uzaklaşıyordu.
Yalnızbağ'a giden eski, ince toprak bir yol vardı. Güzel bir yol. İki tarafından ekin tarlaları uzanırdı. Geceden yağan yağmur tozları bastırmış olurdu. Tarlaların kenarında meyve ağaçları, iğdeler. Güneş yeni doğuyor olurdu, etrafı iğde kokuları kaplardı. Bisikletin tekerlekleri döndükçe hafif bir çıtırtı işitilirdi. Bu sese bakarsın bir çayır kuşu karşılık verir, sonra birden umulmadık bir yerden havalanırdı.
İşte bu saatleri seviyordu. Serinliği, sessizliği, yıkanmış temizlenmiş, gelin gibi başını eğmiş gelincikleri.