İnkılap tarihi dersinde fikir akımlarını işlerken Türkçülük, Osmanlıcılık, İslamcılık ayrı ayrı sayılmıştı. Bu bana tuhaf gelmişti çünkü bence hepsi bir bütündü. Nasıl ayrı ayrı ele alınabilirdi ki? Bu kitabı okuyunca taşlar yerine oturdu diyebilirim.
Kitap, I. Dünya Savaşı sonrası İstanbul'un işgali ve Kurtuluş Savaşı'nın yapıldığı zamanları anlatan bir roman. Öncelikle yazar, Türkçü. Kitap, salt bir fikriyatla yazılmamış yani.
Kitabı asla sevmedim, sadece bitirmeye çalıştım. Bu çalışmamın sebebi de o dönemdeki aydınlanamamış aydınların nasıl bir zihin yapısına sahip olduklarını öğrenmekti.
Yazar Osmanlı'yı sevmeyen bir zihniyette. Yavuz Sultan Selim'i sapkın, 4. Murad'ı katil, Abdülhamid'in tahttan indirilmesini de dönemin en umut verici olayı kabul etmiş. Ayrıca yazar bunlarla da kalmayıp namaz kılmayı, Kur'an okumayı, çarşaf giymeyi, medreseye gitmeyi küçük görmekte.
Peki Türkçülük bu kitabın neresinde derseniz; yazar vatan sevgisine sahip ama şehitlikten söz etmiyor. Eğer işler ters giderse intihar etmeyi kendine mübah görüyor. Kitapta da geçen intihar olayları az değil. Kısacası Türkçülük, manalandırılamayan bir ırkçılık.
Benim çıkardığım sonuç yazarın kafası fazla karışık, romandaki karakterlerle de bunu çok iyi ifade etmiş.
Can yakıcı başka bir nokta ise şu; bu kitap '100 Temel Eser' içinde. Vah ki, bu kitabı ortaöğretim öğrencilerinin önüne koyan MEB'e. Allah'tan kitap akıcı değil de pek sarmıyor. (Okurken ne zorlandım bir bilseniz )