Marian gittikten sonra bu olay üzerine derin derin düşündü ve kız kardeşiyle nişanlısını, kendi sınıfıyla Ruth'un sınıfının mensuplarını; yani kendi küçük hayatlarını dar kafalı küçük formüllerle yaşayanları, bir araya toplaşmış sürüler dışında var olamayan varlıkları, yaşamlarını başkalarının düşüncelerine göre kalıplara sokanları, kölesi oldukları çocuksu kurallar nedeniyle gerçekten yaşamayı ve birey olmayı beceremeyenleri düşününce bir iki kez acı kahkahalara boğuldu. Onları adeta bir geçit törenindeymişler gibi tek tek gözlerinin önüne getirdi: Bernard Higginbotham'la Bay Butler kol kola, Herman Von Schmidt ile Charley Hapgood yanak yanağa geçiyor, kitaplardan edindiği ahlak ve kavrayış standartlarına göre Martin tarafından değerlendirilip azat edildikçe birer ikişer gelip gidiyorlardı. Boş yere soruyordu onlara Martin: O büyük insanlar, o muazzam kadın ve erkekler nerede? Çağrısına uyup küçük odasına gelen bu savruk ve özensiz, kaba ve inceliksiz, ahmak ve beyinsiz zihinlere ait görümler arasında bulamazdı aradığını. Kirke'nin domuzlara karşı hissetmiş olabileceği gibi bir tiksinti duyuyordu onlara karşı. Sonuncusunu salıverip kendini yalnız hissettiğinde, çağrılmayan ve beklenmeyen son bir tanesi daha geldi. Dar kenarlı şapkası, kare kesimli kruvaze paltosu ve kasıla kasıla yürüyüşüyle bir zamanlar kendisi olan kabadayı.
"Sen de ötekiler gibiydin, genç," diye dudak büktü ona. "Senin de ahlakın, bilgin tıpkı onlarınki gibiydi. Kendi adına düşünüp kendin gibi davranmıyordun. Senin de fikirlerin, tıpkı giysilerin gibi başkaları tarafından üretilmiş; eylemlerini toplumsal onay biçimlendirmişti. Sen çetenin reisiydin, çünkü diğerleri senin gerçek olduğunu ilan etmişti. Çetenin başına geçmek için dövüştün ve geçtin, ama kendin istediğin için yapmadın bunu, hatta