Martin Eden, Jack London’ın otobiyografi olarak yazdığı ama kendi hayatını birebir olarak değil yarattığı kahraman üzerinden biraz değiştirerek anlattığı muhteşem baş yapıt.
19. yy sonları Amerikası’nın toplum katmanlarını ve içinde bulundukları psikolojiyi hem alt tabaka hem de üst tabakada yaşayarak anlatıyor.
Alt tabakanın cahil cesaretini, kendi bildiği küçük doğrulardan asla dışarı çıkmamasını, çıkmaya çalışan birisi olursa nasıl geri çektiklerini eğer çıkmaya çalışan ısrarcı olursa nasıl dışladıklarını acı bir şekilde anlatıyor.
Üst tabakanın da gene aynı derecede kendi bildiği doğrulardan çıkmadığını ama bunu aşağı düşme korkusu ile yaptığını, gene o doğruların dışına çıkmaya çalışanları aynı alt tabakadaki yöntemlerle cezalandırdığını anlatıyor.
Tabii ki konvansiyonel düşünce tarzının dışında bir şeylere cüret eden kişi başarıya ulaşınca iki taraf da yüzsüz, adi ve hiç bir şey olmamışçasına bayağı bir şekilde o kişiyi bağrına basıyor, kendi hayatına hizmet etmesi için kullanmaya çalışıyor. Kısacası 150 yılda toplum davranışında hiç bir şey değişmemiş. Hem iş, hem ailevi hem de kadın erkek ilişkilerinde ne yazık ki duru hala aynı, hele ki ülkemizde...
Bunun yanında bence alınması gereken ya da yaşantı olarak kanıtlanan en önemli mesaj, kişinin kafasındaki işi ya da meşgaleyi, toplum normlarına ya da konvansiyonel düşüncelere ne kadar aykırı olursa olsun hiç bir şekilde vaz geçmemeli. Martin Eden de tam olarak bunu yapıyor, aç kalması, çevresindeki herkesin onu dışlaması pahasına bunu yapıyor. Tabii ki hayat mücadele ettikçe insanın karşısına kendi düşünce tarzında insanları çıkarıyor, tıpkı Martin Eden’de olduğu gibi. Kısacası Einstein’in de dikkat çektiği gibi balıksan balıklarla birlikte olman gerekiyor. Kuşlarla bir arada yaşayamazsın, ait olamazsın
"Bir şey daha var ... Ben nereden geldim biliyor musun Melih?
Kimsenin beni tarif etmediği bir yerden geldim. Tek bir sıfat vermediler bana. Adımı koydular, sonra attılar bir tarafa. İsmail bunu iyi yapar, İsmail olsa şöyle der, diyen olmadı. Benimle ilgili hayal kuran kimse olmadı. Azıcık ya azıcık özenselerdi, salak gibi onların hortlaklarıyla yaşamak zorunda kalmazdım. Hala o hortlaklar sevsin istiyorum beni. Onlara sırtımı dönebilseydim, bütün varlığımla katılırdım sana. İğrenç bir eziklikle tutunmazdım! Şaşırdın di mi. Her sabah alacaklı uyanıyorum ben. Ne hak ettiğimi bilmeden hakkım olmayan her şeyi istiyorum. Sen bunu nereden bileceksin? İnsanın kendine duyduğu öfke var ya hayattayken çürütüyor oğlum! Nefes alabilmek için her şey o öfkeye benzesin istiyorsun. O öfke kadar berbat, o öfke kadar leş, o öfke kadar yıkıcı olmak istiyorsun. Seni doğurdular, beni dünyaya tükürdüler. Her boka kafan basıyor madem, bu kadar büyük farkı niye göremiyorsun!"