Doğalarında sebat etmek yoktu. Yaşamaktan anladıkları şey hızlı tüketmek ve hızla tükenmekten ibaretti. Yürekleri ve zihinleri, yalancı tanrıların aslında memnuniyetle kabul edeceği türden büyük tahayyül ve yaratıcı tasavvura muktedir olmasına rağmen onlardan beklenen sürüngen gibi debelenmekten ötesi hiç olmadı. Zira bir noktaya kadar kazançlı denebilecek böyle bir sömürünün geleceği aydınlanmaya evrileceğinden tanrıların işine gelmezdi. Birkaç yüz binlik tarihlerindeki en devrimci, en isyankar zamanlarında bile onları bu yansıma ve yanılsamaya hapsedip evrene saçtıkları titreşimle beslenip büyüyen tanrıları rahatsız etmediler. Hatta tam tersine onların ayıkmaya adım atmasını, ayıkmaya adım atmayı düşünmeleri bile simülasyonun efendileri tarafından coşkuyla karşılandı. Çünkü hakikat onlara o kadar uzak konumlanmıştı ki içinde oldukları şeyin bir bataklık olduğunu fark edip çırpınmaları yalnızca daha derine itilmelerine vesile oldu. Yüz binlerce yıl dürtülerinin esiri olarak yarı maymun yarı insan biçiminde yaşayıp yükselttikleri en ilkel hislerin frekansıyla güçlendirdikleri ve hatta belki de yarattıkları aşk, korku, savaş, dere, tepe, taş, falan feşmekan tanrılarından kurtulmak için en doğru biçimde kombinasyonlanmış insan öncesi türlerin bir melezi olarak bilmem kaçıncı denemenin sonunda aralarındaki en yetenekli, en akıllı, en atletik, en çekici çocuğa Adem adını verdiklerinde gerçeğin kapısını araladıklarını sandılar ama tüm o irili ufaklı tanrıların başına Allah’ı getirdiklerinin farkına çok geç vardılar. Durumu lehlerine çevirmek için çabalayanlar o süper galaktik ve gelmişe de geçmişe de sınırsız bir hızla ulaşıp işgal eden Allah’ın gücüne güç kattı. Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed... her yeni öğreti insanı bu yanılmanın daha derinine sapladı. Aristotales,