İhsan Oktay Anar’ın okumadığım iki kitabından birini daha tüketmiş bulunuyorum. Suskunlar içinde musiki, tasavvufî, felsefi ögeleri bolca barındıran büyülü gerçekçi postmodern bir roman. Kabaca sürprizbozan vererek anlatmak gerekirse, sık sık Neyzen Batın Hazretleri ve onun oğlu Zahir Hazretleri alegorileri ile tanrı ve onun oğlu İsa göndermeleri yapılan romanda, Neyzen Batın Hazretlerinin kutsal “hayat nefesi” ile her şeyin var olduğu, onun hayat nefesini üfleyenlerin onunla “bir” olabileceği anlatılıyor. Bu bağlamda bir neye üflemek ile hayat nefesi arasında güçlü bir bağ kuruluyor. “Milattan önce”, “milattan sonra” gibi tarih bildiren kavramlar yerine “Zahir Hazretleri zuhur etmezden evvel” gibi kavramlar kullanılarak hoş bir atmosfer yaratılıyor. Yine içeriğe girmek gerekirse I.Ahmed döneminde musiki ile uğraşan Kalın Musa, onun kemençe ile sürekli hoş karşılanmayan neşeli parçalar çalan oğlu Veysel’le başlayan hikâye, Veysel’in gayrımeşru ikiz çocukları olan Dâvut ve Eflâtun ile devam ediyor. Dâvut güçlü bir karaktere sahip bir kanun sanatçısıyken, Eflâtun içe kapanık bir karakter. Bir gün bir ney sesi duyup onu takip eden, ney sesine ulaşırken de yedi büyük günahı temsilen yedi ayrı dayak yiyen Eflatun nefsinden arınıp “fenâ fillaha”, ardından da mevlevîhaneye ulaşıyor. Burada kendisine verilen neyi önce çargah, sonra sırasıyla segah, dügah ve nihayet yegâh makamında üflüyor. Böylece vahdet gerçekleşiyor. Tanrıyla bütünleşiyor. Kendisini çağıran İbrahim Dede Efendi onun aranan yedi musiki üstadından biri olduğuna karar kılıyor. Zira Tağut ve ona iman etmiş olan Cüce Efendi hayat nefesini ele geçirmek için bu yedi ustadı teker teker öldürmenin peşinde. İbrahim Dede Efendi ise bunu engellemek istiyor. Bu vesileyle Cüce’den yani Pereveli Hacı İskender Efendi’den,