Buse Öğütlü

Arap topraklarındaki Osmanlı idaresi geçmişle radikal bir kopuşa neden olmadı. Hâlâ bir sultan vardı, mahkemeler şeriatı uyguladı ve askeriye tüm seküler otoriteyi kullanmaya devam etti. Ancak Osmanlı çağını önceki yönetimden ayıran iki eğilim vardı. İdeolojik olarak, Osmanlılar Arapça konuşan Sünni elitleri önceden hiç olmadığı ölçüde etkilediler. Sultanlık artık daha adil bir rejimin yokluğunda katlanılması gereken bir kurum değildi. Sultanlık adil bir düzenin kendisiydi. Osmanlı rejiminin Sünni entelijensiyanın imgeleminde meşru olduğu döneme denk düşecek şekilde yerel Arapça konuşanlar Şam ve Musul gibi şehirlerin zemininde Memlûk döneminde görülmemiş derecede gerçek bir siyasi güce sahiptiler.
Sayfa 86
18. yüzyılda, sultanın Balkan eyaletlerindeki Hristiyan entelektüeller, niçin onun “memalik-i mahrusa”sında yaşamaya devam etmeleri gerektiğini sorgulamaya başladılar. Sultanlık yerine, antik krallıkları diriltme veya buna alternatif olarak erken 19. yüzyılda Batı Avrupa’dan Balkanlar’a yavaşça süzülen “ulus-devlet” cumhuriyeti kavramı üzerinde düşündüler. Bu sorgulama Arap çağdaşları arasında hiç olmadı, en azından Muhammed Abdü’l Vahhab bunu talep edene kadar.
Sayfa 86
Osmanlılar İslami hukukta sultanın kanununun durduğu yer konusunda birçok Müslüman Arap alimin içine sinmeyen daha farklı bir anlayış sundular. Ancak aynı zamanda, Osmanlı rejimi Müslüman mahkemelerini eyalet idaresindeki önceki zamanlarda olduğundan daha merkezi bir role koydu. Ayrıca, kazasker hariç, diğer tüm kadılar ve kazaskerin naibi şehirlerdeki eğitimli Arapça konuşan Müslüman elit zümrelerden alındı. İmparatorluk projesi ile yerel işbirliğinin en belirgin olduğu yer Arap topraklarındaki dini mahkemelerde hukukun idare edilme şekliydi.
Sayfa 85
Arap kroniklerinde yaygın bir tema olan yeniçeri erlerinin disiplininin azalması şüphesiz 17. yüzyılda, yeniçeri sayılarının hızlı bir şekilde artmasından kaynaklanıyordu. Artmakla kastedilen şuydu: Askere alınanların çok azı devşirmelere verilen sıkı eğitimden geçiyordu çünkü hizmette bulunan yeniçeler birliklerine kendi oğullarını kaydettiriyorlardı ve onlar da aynı şekilde kendi oğullarını. Diğerleri ise birliklere girmenin yollarını satın alıyorlardı. 1568 yılında İstanbul’daki Saray-ı Hümayun’da mevzilenen 12.789 yeniçeri vardı; 1670’te bu sayı 53.849’a çıktı. (..) 17. yüzyılın ortasında, Arap topraklarındaki yeniçeri garnizonlarında mevcut olan yeniçerilerin neredeyse tümü hür doğan müslümanlardı.
Sayfa 83
Arap alimlerinin önerdiği üzere halifelik olmadığında sultanlığın rasyonelleştirilmesinin aksine, Osmanlı sultanı I. Mehmed kendisi için açık bir şekilde “Her iki dünyada da Allah’ın gölgesi ve halifesi” unvanını kullandı. (..) Sultan Süleyman’a şeyhülislam olarak hizmet eden Ebussuud Efendi Osmanlı hanedanının halife unvanını kullanmasına dair ilahi hakkın yanı sıra aynı zamanda bu hakka münhasıran sahip olduğunu ileri sürerek, halife unvanının tarihsel kullanımının dışına çıktı. (..) Sultan/halife adına İstanbul’dan yayılan propagandaya rağmen, 19. yüzyıldan önce Arap yazarları Osmanlı sultanları için halife unvanını hiç kullanmadılar.
Sayfa 68