O anları bana İskenderiye’nin kış güneşi, o Akdeniz güneşi verdi. Onun uğruna, onun Akdeniz’i ve benim yaşama arzum uğruna kaderimin bana aynı tepside kalın dilimler halinde sunduğu acıları aldım kabul ettim.
Evet, kabul ettim; zira hayatın, sadece güneşi almak üzere elini uzatanların önünden tepsiyi hepten çekiverdiğini sezdim.
Bir günlük sıkıcı çalışmaya karşılık, kader bana pek az ışıklı saatler bahşediyordu. Ama ben onun acı dilimlerinin kalınlığını gönüllü olarak arttırarak, mutluluğumun dozunu yükseltiyordum. Gözlerim, her yanı kaplayan ışığa, baş döndüren gökyüzüne ve uçsuz bucaksız Akdeniz’e doysun diye yaşamak için gerekli pek çok şeyden yoksun kılıyordum kendimi.
O döneme ait anılarım pek keyifli olmasa da, felaketler üst üste gelirken yüreğimizi sevinçlerle dolduran o nadir anların büyüsüne kapılmamak, onları özlemle anmamak mümkün değildi.
Nerrantsula! Batı’nın tanıması için, seni görmesi ve senin hakkında yazılanları okuması lâzım; tıpkı bir zamanların kadim ve saf dansları gibi… dans ederek yazıldın sen. Dans ederek okunmalısın…
Nerrantsula! Panait’in çocukluk arkadaşları arasında, en keskin yoğunlukta zengin ve doğal bir müziği içinde taşıyan sendin! Sen müziğin ta kendisinin!