Panait Istrati

Panait Istrati

Yazar
7.8/10
1.546 Kişi
·
4.539
Okunma
·
382
Beğeni
·
12,9bin
Gösterim
Adı:
Panait Istrati
Unvan:
Romen Yazar
Doğum:
İbrail, Romanya, 10 Ağustos 1884
Ölüm:
Bükreş, Romanya, 18 Nisan 1935
Romanya'nın bir liman kenti olan İbrail'de doğan yazar, gençliğini, aralarında İstanbul'un da olduğu pek çok Osmanlı kentinde geçirdi. Babası Yunandır. Mısır'ı, Lübnan'ı, Suriye'yi gezdi. Bu dönemde, bulduğu bir sözlük sayesinde Fransızca öğrendi. 1921 yılında, Fransa'nın Nice kentine giderken, yalnızlığı dolayısıyla intihar girişiminde bulundu. O sırada üzerinde Romain Rolland'a yazılmış fakat henüz göndermemiş olduğu bir mektup bulunuyordu.

İlk romanı Kira Kiralina (Yaşar Nabi Nayır tarafından Türkçeye çevrilmiştir) 1923 yılında Romain Rolland'ın yazdığı önsözüyle birlikte basılmıştır. Panait Istrati tüm eserlerini anadili olan Rumence değil, Fransızca olarak yazmıştır. Türkçeye de çevrilmiş önemli eserleri arasında, Arkadaş (Mihail), Akdeniz, Sokak Kızı (Nerantsula), Angel Dayı, Kodin, Baragan'ın Devedikenleri, Uşak (Méditerranée) ve Sünger Avcıları gelir.

Gençlik yıllarında devrimci hareketlerin etkisine kapılmış olan Istrati, 1929'da Komünist Partinin daveti üzerine Sovyetler Birliği'ni gezdikten sonra umutsuzluğa kapılmış ve politik mücadelenin dünyada bir şeyleri değiştirmek için yetersiz olduğu fikrini edinmiştir. Pek çok romanında da politikadan, politik mücadeleden çok insanı insan yapan değerler üzerinde durması bu yüzdendir. Panait Istrati romanlarının çoğunda yaptığı yolculukları anlatır. Fakat gezdiği ülkeler değil, tanıdığı insanlar ön plandadır. Istrati'nin eserlerinde gerçek bir insan sevgisi hissedilir. Bu karşılıksız ve koşulsuz sevginin hikâyesindeki kahramanların başına getirdiği belalar kadar, onlara yaptığı katkı da nesnel bir biçimde anlatılır.

Panait Istrati'nin şaheseri olarak Arkadaş (Mihail) adlı kitabı gösterilebilir. Bu kitapta, Panait Istrati'nin pek çok başka romanındaki başkahramanı da olan Adrian Zografi ile Mihail'in arkadaşlığı anlatılır. Bu arkadaşlık, ideal bir sevgi görüşünü simgelemek için kullanılmıştır. Istrati birçok başka eserinde de arkadaşlık temasını kullanmıştır. Hatta bu eserlerin çoğunda büyük, efsanevi aşklar bile arkadaşlıklar uğruna feda edilmişlerdir.
150 syf.
·1 günde·Beğendi
İnsanları kötü diye yargılarken; kendi ahlaki değerlerimize, inançlarımıza, büyüme şeklimize ve yaşantımıza göre yargılıyoruz. Oysa içinde bulunduğumuz koşullar ve yaşadıklarımız, 'kötü' diye yargıladığımız ya da 'kötü' diye yargılandığımız insanlarla hiçbir zaman aynı değildir. Aynı göğe bakıp farklı iç geçiren, aynı havayı soluyup başka düşünen insanlarız. Aynı ailelerde doğmadık, aynı ebeveynler tarafından büyütülmedik. Aynı insanları sevmedik, aynı hayalleri kurmadığımız gibi, aynı hayal kırıklıkları da yaşamadık. Yani hayat; iyi olarak dünyaya gelen insanların iyi kalmasına müsaade etmediği gibi, yargılarımız da kötülerin sonradan iyi olmasına izin vermiyor. Istrati'nin öyküsü yaşama dair birçok soruyu bize sordururken, cevapları yine kendi içimizde bulmamızı sağlıyor.

Bazı kitapların canı var. Panait Istrati'nin "Kodin" adlı novellası da bu canı olan kitaplardan. Özellikle okuma zevkimin solmaya başladığı şu günlerde yeni bir yazar ile tanışmak, bana can verdi ve yeni bir soluk getirdi diyebilirim.

Panait Istrati'nin Kodin'i, çocukluğunda anne babası tarafından dövülen, çirkin olduğu için herkes tarafından alay edilen, dışlanan, sevilmeyen ve büyüdükten sonra kendisine yapılanların intikamını alan kötü bir adam ile bir çocuğun dostluk hikayesini anlatıyor. Her ne kadar konu itibariyle basit gibi görünse de kitap daha ilk cümleden itibaren okurda merak uyandırıp içine çekiyor.

"Dimi Dayı'yla ailesinin yaşamı, dış görünüşüyle özgürlüğe benzeyen gizli bir kölelikten başka bir şey değildi." ( Sayfa 7)

Kitap böyle vurucu bir cümle ile başlıyor, ki bana göre kitapların ilk cümleleri okuyucu ile kitap arasındaki temelin sağlam atılmasını sağlayan ilk etkenlerden birisi. Aynı şekilde Yabancı'nın ve Açlık kitabının giriş cümleleri de bende böyle bir etki yapmıştı.

"Annem bugün ölmüş, belki de dün. Tam hatırlamıyorum." (Camus'nün Yabancı kitabının giriş cümlesi.)

"Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristina’da aç acına sürttüğüm günlerdi.” ( Hamsun'un Açlık kitabının giriş cümlesi.)

İnsanlar kötü olarak mı doğar, yoksa sonradan mı kötü olur? Kitapta cevaplanması istenen en temel soru buydu bence.

"Ayrıca, yavrucak, hem anası hem babası, hem de mahalle halkı tarafından Allah'ın günü çirkinliğini yüzüne vurdukları için acı çekiyordu. Evet, çirkin mi çirkin bir oğlandı. Gayda gibi şişkin, maymun suratına benzeyen bir kafası vardı, ama hey ulu Tanrım, onun kusuru muydu bu!... Sabahtan akşama dalga geçiyorlardı zavallıyla. Kötü sonuçlar verir böylesi: sonunda o da kötü olup çıktı." ( Sayfa 51)

Kitabımızın kahramanı alışagelmis kahramanlardan farklı olan kötü bir karakter, yani bir antikahraman. Tabii kitabın bir diğer kahramanı yazarın diğer kitaplarının da kahramanı olan küçük Adrien.

Hikayedeki küçük çocuk Adrien ile yazarımız Istrati'nin pekçok benzer yönü var. Yani kitap, Istrati'nin kendi öz yaşamından izler taşıyor. Kitabı daha iyi anlayabilmek için yazarın ilginç ve trajik yaşamının bilinmesi gerekiyor. Öyle ki yazarın başına gelen iki olay onun yazar olmasında ve eserlerinde işlediği konularda önemli bir yere sahip.
Panait Istrati, Rumen bir anne ve Yunanlı bir tüccarın evlilik dışı oğlu olarak dünyaya gelir. Babasını hiç görmemiş. Annesi çamaşırcılık yaparak geçimini sağlıyor.Yoksulluk içinde geçen bir yaşam. Bu bilgiler kitaptaki Adrian ile birebir örtüşüyor. Gelelim Istrati'nin hayatını etkileyen o iki olaya:
Birincisi yakın arkadaşının ölümü, ikincisi ise yazarın intihar girişimi. Kitaplarında işlediği arkadaşlık ve dostluk sevgisi temaların sebebi bu hüzünlü hatıralardan kalma. Hayatını değiştiren, daha doğrusu yazar olmasını sağlayan ikinci gelişme ise yazarın intihar girişimi. Annesinin ölümünden sonra yalnızlık bunalımına giren Panait Istrati ustura ile intihar etmeye çalışır. Tabii intihar girişimi başarısızlıkla sonuçlanır. İntihar girişiminin ardından yaralı bir şekilde hastaneye kaldırılır. Cebinde, Nobel ödüllü Fransız yazar Romain Rolland'a yazılmış olan bir mektup çıkar. Mektup bir şekilde Rolland'a ulaştırılır. Bundan sonra Istrati'nin yazarlık yolunda önü açılır ve Rolland sayesinde kitapları basılır.

Ayrıca yazar Rumen olmasına rağmen bütün kitaplarını Fransızca yazmış. Fransızca'yı ise küçükken bulduğu bir sözlük sayesinde ögrenmiş.

Yazarın doğup yaşadığı yer, Osmanlı'nın eski toprakları olduğu için kitapta Türk adı da bolca geçmekte.

Özetle kitap, yaşamın kendisini kötü yaptığı bir adamla, onun içindeki iyilikleri gören bir çocuğun hüzünlü dostluğunu anlatır.
223 syf.
Bilinmeyene doğru uçuşan heyecan dolu bir yüreğin,ağzına kadar tıka basa hasretle, özlemle, çaresizlikle ve küçük bir parça umutla dolu başka bir yüreğe eşlik ederek çıktığı bir yolculukla başlıyor her şey.

Değişen düzenin çarkları arasında ezilen bir dizi bahtsız insanın hikayesi.
Neden mi bahtsız?
Insanların para kazanmak uğruna yok saydıkları hassasiyetler, hayata tutunabilmek için ruhlarından verdikleri tavizler, katlanmak zorunda oldukları kişiler, içi boşaltılmış dostluk ve arkadaşlık kavramları..derken " İNSAN RUHU ACINACAK ŞEY.." dedirten olaylar silsilesi birbiri ardına sayfalara düşüyor.

Hasılı oradan oraya savrulan insancıkların küçücük çığlıkları bunlar.

Asıl problem şurada; deli gibi istedikleri şeylere sahip mi oluyorlar, yoksa esir mi?
İşte bu noktada tercihler devreye giriyor. Bazıları için, hoş ve basit bir yaşam kollarını açmış beklerken, bazıları için şatafatlı uçurumlar göz kırpıyor.

Aykırı olan, topluma ve zamana boyun eğmek miydi, diyorsunuz.
Ya da tüm ahlak kurallarını müreffeh bir yaşam için feda etmek miydi?..

Haklarında hüküm vermeden önce bu kitaptaki herkesi tek tek dinleyip anlamak lazım diye düşünüyorum.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor ; gündoğusu ve gün batısı. Ilk kısımda yönünü doğuya dönen kahramanımız, ikinci kısımda geri dönüşüyle yolculuğunu tamamlıyor.

Bu hikaye, birçok Akdeniz şehrinde dolaştırıyor bizi. Sıcak, bol güneşli ve kendine özgü atmosferiyle içimizi ısıtan, bir zamanlar Osmanlı sınırına dahil oldukları için herhangi bir yerinde bizim izlerimizi taşıyan şehirler bunlar. Dönemin,özellikle sosyal ve siyasi anlamda, izdüşümlerine oldukça hakim.

Yazarın da, romanın kahramanı Adriyen gibi, Romanya 'da, hatta Ibrail 'de doğduğunu okuduğumda her şey biraz daha yerine oturdu benim için. Baştan itibaren, neden bir anı kitabı okuyor gibi hissettiğimi, daha iyi anladım.

Musa'nın acısında, özleminde,
Güzel Sara 'nın bahtsızlığında, çaresizliğinde,
Ve Adriyen 'in zengin olma ve dünyayı tanıma düşünde, sıcacık bir hikaye sizleri bekliyor.




Keyifli okumalar..:)
128 syf.
·1 günde
"İnsanım ben, yani benzerlerinin acıları karşısında acı duyan tek yaratığım, insanım.."


Bu geceyi Panait İstrati'nin Uşak adlı eserine adadım. Okuduğum ilk eseridir. Uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı Rumen İstrati...

Uşak kitabı şüphesiz en iyi, en sanatsal kitabı değildir. İlk bu kitabını okumanın büyük bir artısı var o da: İstrati'nin 19 yaşında ve hayata dair çok az tecrübesi varken eskiden yoksul olup sonradan burjuva bir koca ile evlenen Anna'nın konağında 'uşak' olarak göreve başlaması ile başlayan ve sonraki hayatındaki görüşlerinin oluşum sürecini işleyen bu eser İstrati'nin yaşam felsefesini daha iyi anlamak için güzel bir başlangıç eseri olacaktır..

"İnsanın söyleyecek bir şeyleri söyleme yeteneği varsa vazgeçmek bir cinayet, tembellik bir ayıp olur."

İstrati'nin görüşü bu yöndedir. Her insanın bir şeyleri yazma yeteneği de vardır. Bunu yapmayarak bir tembellik mı bir cinayet mi işliyoruz?

İstrati hayatında bir sürü maddi zorluk yaşayan bir insandır. Ağır işlerde çalışmış kendi parasını kazanmış. Ama yazar olduktan sonra da eserlerinin gelirleri ile şımaran biri olmamış. İhtiyaç sahiplerine dağıtmış. Maddiyat peşinde koşmamış, aldatıcı süslü zenginlikleri hayatında olmazsa olmazlarının arasına sokmamıştır..

Eserinde geçen Uşak Adrian kendisinin başka bir adlandırmasıdır. Başyapıt olarak görünen "Arkadaş" eserinde de Adrian yer alacak lakin orada Adrian'a eşlik eden bir de arkadaşı Mihail olacak ve bu eserde de Mihail'e olan özlemi sıkça yansıtacaktır...

"Adrian, hayatının örneğini göstererek ispat edecektir ki mertçe yaşamak, yaşayabilmek için tanrısal ya da erdemli bir ruha sahip olmak mutlaka zorunlu değildir. Yalnızca cömertlik insanı bencillikten arındırır ve daha mutlu kılar da ondan"

İstrati'nin altını çizdiği erdem cömertlik. Ne tanrısal ne de gösterişsel bir cömertlik bu. Sadece insanın insana ihtiyacı olduğu ve sadece insanın hemcinsinin acısını hissedebilir olduğunu bildiğinden kaynaklı oluşan doğal bir cömertlik..

Ne kadar da yoksunuz bu erdemden.. Dört duvara sahip olabilmek için ve o dört duvarı süsleyebilmek için kaç tane insanın acısını görmezden geliyoruz? Kaç tane insana uzatacak olduğumuz yardım elini geri çevirip bizce küçük muhtaç olanlarca büyük yatırımlar yapıyoruz geleceklerimize...

"Bütün geleceklerden nefret ediyorum" diyecek İstrati bu yüzden. Hangi gelecek bu.. olmasını arzu ettiğimiz hayatın gelmesini beklediğimiz belirsiz tarihlerden mi oluşuyor o gelecekler.. İyi ki geleceklerden nefret edip doya doya anı yaşamış İstrati sürekli gezmiş, sürekli görmüş, sürekli yaşam biriktirmiş..

Kırk yaşına gelince de ilk eserini yazmış. Kırk yaşından sonra bu aleme dalmak saçma biliyorum ama kalemime yenik düştüm diyor İstrati.. ve kendi dilinde de değil Fransızca yazıyor. Romain Rolland itmişti onu bu yazma sevdasına.. desteklemiş, güvenmiş. Ve sonuçta yirmiye yakın eser vermiş İstrati.

Çok çaba göstermiş. Fransız gramerini anlamak onunla anlatabilmek için gece gündüz demeden çalışmış. Kırkından sonra bir adam "günde yüz kere laruesse'a başvurmak zorunda kalmış" ve şöyle ifade eder o günleri: "Bir cehennem azabıdır bu! Kızgın bir merdivenin basamaklarını tırmanan bir köstebek gibiyim. Yazdığımı ne zaman düzeltip ne zaman bozduğumun farkında olmadan bütün hücrelerimle acı çekiyorum."

İstrati bu eserinde sınıfsal farklar arasında mekik dokuyor. Uşak olarak başladığı konakta burjuva yaşamını gözlüyor. İşi bitip ortalıktan çekilince soluğu işçi örgütünün evinde alıyordu. Yürüttükleri işçi hareketinde sembol bir isim haline gelecek kadar yükselecek ve sonrasında bu işçi örgütü tarafından ayaklar altına alınacak ve "Burjuvaya satılmış adam" olarak afaroz edilecekti.

Panait İstrati'nin dışlanma sebebi sonradan burjuva yaşamına katılan Anna'ya duyduğu sevgidir belki de. Anna çok yoksul bir ailenin kızıdır. Hizmetçi olarak girdiği evde hanımefendi statüsüne sahip olur ve hayatı birden değişir. Yalnız Anna özünü yitirmez. Yoksul, sefil günlerinin getirdiği alışkanlıklar ile yeni burjuva yaşamının çarpışması sonucunda eski düzeni galip çıkacak. Ve Anna eskiden olduğu gibi minimalist bir hayat sürecek fakirlik günlerinde olduğu gibi cömert olacak ve bu sefer eline maddi güç de geçtiği için yardıma muhtaç olan yoksul kadınlara daima el uzatacaktır. Özellikle zengin bir adamın şımarıkları karşısında zor durumda kalan kadınlara yardım elini daha çok uzatacaktır. Bu kadınlar hizmetçi olarak girdikleri evde evin erkekleri tarafından hamile bırakılan ve çocukları düşürmeleri konusunda tehdit gören kadınlar. Bu kadınlar yanlış kürtaj uygulamaları yüzünden kanamadan ölecekken Anna tarafından hastaneye yetiştirilen kadınlar..


İşte Adrian gerçek hayatta sahip olduğu en büyük erdem olan cömertliği bencillikten arınmış kişiliği Anna'da görüyor. Lakin içinde bulunduğu işçi örgütü burjuvazinin kökten yok edilmesini savunuyor. Adrian da sınıfsal ayrımın bir sonuca ulaşabilir olduğunu düşünmüyor çünkü eline gücü alan kesimin daima birilerini alt edeceğini, ezeceğini görüyor. Bugün düzen burjuvada ise onlar ezecek yarın işçi sınıfına geçerse bu sefer onlar ezecekti. Halbuki her iki kutupta da hem iyi hem kötü insanların varlığını görmüştü Adrian. Tüm işçi sınıfı Anna'nın cömertlik seviyesine ulaşabilir miydi? Ya da onun maddi güce erişip sonradan görme olma şansına sahipken ve üstüne üstlük de çevresinin tümü burjuvayken bunu reddeden bir kadın bu kadına nasıl olur da kötü diyebilirdi ki..

"Yaşasın hiçbir inanca bağlanmayan kişi"

Panait İstrati'nin manifestosu budur. Ve insanlığa bu kitabın önsözünde şöyle seslenecektir:

"İster ulusal, ister uluslararası olsun, eski ya da yeni efendileriyle, demokrat ya da mutlakiyetçi, birbirlerini yaşatmak için başkalarını öldürenler yerin dibine batsın. Bir başkası uğrunda can vermeye yanaşma. Kavuştur kollarını! Olduğun yerde kal. Kim olursa olsun, o baylara, her yüzyılda yarattıkları yeni yeni ülkelerin hepsinin birbirine benzediklerini söyle ve gidip kendiniz can verin, de onlara. Sen, çıplak adam, zavallı kollarıyla zavallı başından başka şeyi olmayan adam, düşüncelerine de, tekniklerine de hayır de, sanatlarına da, rahat koltuklarından destekledikleri ayaklanmalara da boş ver.."

İstrati bu sözleri söylediği zaman 1929 yılında Komünist parti davetiyle Sovyet Rusya topraklarında yaşamış. Komünist rejimi görmüş ve dünya düzeni üzerinde hiçbir rejimin insanlığın arasındaki o bencil uçurumu kapatmaya gücünün yetmeyeceğini, hiçbir siyasi rejimin tüm insanları kurtarmaya yetmeyeceğini anlayacak kendi içinde umutsuzluğa kapılarak Balkanların Gorki'si olarak adlandırılan İstrati artık politikadan, politik mücadeleden çok insanı insan yapan değerler üzerinde duracak ve onları aktaracak. İstrati'nin kaleminin çok güçlü olduğunu düşünüyorum. O yüzden okunması yönünde tavsiye verebilirim.
158 syf.
"Çünkü o bir hiçle yetinen ebediyetten bir parçadır...."

Panait Istrati'nin adını ilk kez, Cüneyt Arkın'ın Radikal'de yayınlanan söyleşisinde duydum.Şöyle diyordu Cüneyt Arkın:"Eskişehir ortaokulunda hep pencere kenarında oturup uzak dağlara baktım. Eskişehir Lisesinde başka bir dünya bulmuştum. Kitaplar, kitaplar... Sait Faik, Orhan Veli, Panait Istrati. Ara sıra yazıyor, dergilere gönderiyor ve boyumdan büyük hayaller kuruyordum. " diyerek dikkatimi çekip okuyup başlamıştım. Anlamını yitirmişliğin, hiçliğin ortasında salınan bir kelime; arkadaş! Fedakarlığın, iyi niyetin, samimiyetin ortasında olması gerekirken, tüm çıkarların ve kaypaklığın kanına bulanmamış birkaç anlam; arkadaş kelimesi benim anlattıklarım günümüzde olanken kitaptaki olması gereken şekli. Ön yargılardan uzak, olduğu gibi kabul eden ve koşulsuz kabulün anlamını bulduğu bir şekli... Toplumun sınırlarına karşı bile dik durabilen bir dostluk ile birine bağlanmak...Hangi arkadaşımızı gerçekten tanıyoruz? Kaç arkadaşımızın geçmişini, yaşadıklarının ona olan etkisini, tam anlamıyla biliyoruz? Kayıpları, korkuları, sevinçleri neler? Onuruna, gururuna dokunmadan sevebiliyor muyuz? Bencilliklerimiz içinden sıyrılıp gerçek bir arkadaş olabiliyor muyuz? okuduktan sonra yukarıdaki sorular kafanızın içinde dönüp duracak ve hatta telefona sarılıp (gerçekten gerçekleri varsa ve ihmal etmişseniz) arkadaşlarınızı arayasınız gelecek ama en önemlisi şuna cevap bulmaya çalışın; " Hayatta hangisi olarak yaşıyorum? Adrien mi, Mihail mi? Ve buna değer mi?" :))
size çok şey katacağını düşündüğüm güzel kitap yolculuk esnasında okuyacağınız bir e-kitap olabilir diye düşünüyorum.keyifli okumalar dilerim ... #okudumbitti.

NOT: Cüneyt Arkın'ın ilgili söyleşisi aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.
http://www.radikal.com.tr/...cuneyt_arkin-1211158
111 syf.
Bir kitap tekrar okunmak istenir mi?
Bu kitap sahil esintisinde, bir vapur seyahatinde bir daha, bir daha okunmaya değer!

Hayatımda ingilizcesiyle Türkçe'siyle dört kere okuduğum "Yaşlı adam ve deniz"den ilk sefer bir kitap bana bu kadar sıcak geldi. Ne kadar sıcacık bir yazarmış Panait. Çevirmen Yaşar Nabi Nayır'ı unutmamak lazım. O ne enfes çeviridir öyle! Yağ gibi akıyor, bitmesin dedirtcek cinsten!

Panait'in kendi hayat hikayesi. Hüzünlü başlayan daha sonra traji-komik olan ama hüznü yüreğinizden çekmeyen eseri.

Kaptan Mavromati sana da Allah rahmet eylesin... Ölümüne Küçük Panait'i gibi benim de yüreğim sızladı.

Kitap başka adlarla da basımda; Hayaller ve yollar, Hayata giriş adlarıyla. Yanlış kitap aldık diye düşünmeyin ya da bulamıyorum çilesi çekmeyin:)

Yüreğinize dokunan kitaplara rastgelesiniz.
128 syf.
Hayatın getirdiği koşullar sizin mizacınızı, cinsiyet seçiminizi belirler mi? Yoksa bunlar benim irademe bağlı, insan kendi yolunu kendi mi çizer?

Okuduğum kitaplar ve etrafımdaki arkadaşlarımın, akrabalarımın mizaç analizlerini yaptığımda iradesi dışında olduğu gösteriyor bana. Mesela Fobiler kitabında bazı fobilerimizin anne karnındayken geliştiğini; çözümünün kimi fobide üstüne gitmenin yeterli olmayacağını(iradenizle)belirtiyordu. Homoseksüel bir kişinin hayatını dinlediğimde; ailenin tek çocuğu olduğunu, anneyle yakın ilişkisi ve babanın yıllardır tacizine maruz kaldığını... Ve kendini artık kadın gibi hissettiğini... gibi gibi.

Bunları niye anlattım? Eser (gerçek yaşam öyküsü), eş cinsel Stavro' nun kendini açıklamasıdır. Kitabın adı Kira Kiralina ama Stavro olsaymış daha yerinde olurmuş. Kira rumca kadın demek, Kiralina bizden olan kadın(erkeğin kemiğinden yaratılan kadın) demek. Eserde Stavro'nun kız kardeşi olan Kiralina'nın peşinden giden hayatını anlatılmakta.
Eserin başında Stavro'nun yaptığının mantıklı açıklaması mıdır bu hikayesi bilemedim.

Istrati'yi diğer incelemelerimde yeterince övdüğümü düşünüyorum. Farklı kültürleri okumaktan zevk alan birisiyseniz tavsiye ederim.
112 syf.
Ne diyordu Yıldız Tilbe:
"İki kadın bir adam
Aşk çekilir aradan.."

Panait de tam tersini yazmış;
"İki adam bir kadın
Aşk çekilmiyor aradan.." :)

Saka kız, Anitsuka, kitabın adıyla Nerrantsula (turunç ağaççığı) ben senin hikayeni çözemedim. Ne yapmaya çalıştığını da anlamadım. İki erkek çocuğunun bir kız çocuğuna aşkıyla başlayan bir öykü. Çocukken saf masum düşünürüz. Aşka falan çalışmaz kafalarımız. Ama büyüdükçe yürek denilen şeyin dilini çözmeye başlarız. Biliriz onun ritminden kimi istediğini, kim için çırpındığını. Ama bu kız beni çıldırttı!...
Spoiler olmasın içerikle ilgili açıklamalar yapamıyorum.

Panait'in akıcı hikayesi Nayır'ın güzel çevirisiyle iki saatte okudum. Daha erken bile bitirebilirsiniz.
Vay böyle kitap görmedim diyemem.
Bende etki bırakmadan biten, giden bir kitap oldu.
128 syf.
·1 günde
"Yazmak! insanı baştan çıkaran şu kağıt parçasına bütün samimiyetini çılgınca dökmek, çabuk çabuk, o kadar çabuk dökmek ki, kendisine yol gösteren sabırsız Tanrı'nın yıprattığı el bazan yetişeceğim diye çabalar durur, nefes nefese kalır... Sonra, ertesi gün, hummalı bir saatte bir mucize gibi yeşeren altın dalın yerinde, kuru bir böğürtlen, açılmamış bir çiçek bulmak..."

Evet Colette, Avare Kadın kitabında "yazma" eyleminin tarifini bu şekilde yapıyordu.(bir mucize gibi yeşeren altın dalın yerinde, kuru bir böğürtlen, açılmamış bir çiçek bulmak) insan duygularının bu karmaşası edebiyatın ölümsüzlük iksiridir. Şu an yazdığımız cümlelerden saatler sonra nefret edebiliriz. Yazdıklarımızı silip kimseyle paylaşılamayacak kadar değersiz bulabiliriz. Bu en büyük yazarın da başına gelir, sözcükleri en acemi şekilde biriktirmeye çalışan çaylakların başına da...

O yüzden edebi eserlerin beğenilme genelliği diye bir şey söz konusu olamaz. Sadece sürü mantığı ile beğendiğini düşünen insanların genellemesi yapılabilir... Bir eserin vermek istediklerini hayat birikimimizin el verdiği ölçüde alabiliriz. O yüzden de bir okurun bir yazarda bulduğu bir cevher başka bir okur için değersiz bir eşya gibi görünüyor olabilir. İncelemeler de bu konuda yanıltıcı olabilir. Duygulardan yoksun bir şekilde yazabilirsiniz o incelemeleri ayrı tutuyorum. Mekanik, ezberci bir yol ile hissettiğinizi değil de söylenmesi gerektiği ölçüde olanı yazabilirsiniz. Kendinizi katmaz, kaçmayı seçersiniz sonrasında karşınıza bir boy aynası çıkar Avare Kadın'ın aynasıdır bu.
"Bu akşam uzun ayna ile karşılaşmaktan, o yüzlerce defa kaçındığım, razı olduğum, kaçtığım, tekrar başlayıp yarıda bıraktığım kendi kendimle konuşmadan kurtulamıyacağım... Çaresiz! Her türlü ricatın ne kadar boş olduğunu önceden duyuyorum."

Özenli bir şekilde öznellik ifadesini açığa kavuşturmak istedim. Şimdi Panait İstrati'ye biraz değineyim.

Romanya'nın İbrail kentindeyiz. Ortodoks bir köyde İsa'nın dirilişi yortusnun ilk gününü kutluyoruz. Herkesle ve her şeyle bağını koparan bir Angel Dayı'mız var. Ailesine ihtiyaç duymayan aile bağlarını önemsemeyen, acının sadece insanın kendi içinde hissedebilir olduğu bir duygu olduğunu savunan ve her insanın henüz anne karnında mutluluk/mutsuzluk olasılıklarına açık bir şekilde hayata gözlerini açacağına inanan bir Angel Dayı.. Çünkü insan hayatını salt bir duygu ile tamamlayamaz onu biliyor ve onun elinde olmayan koşullardan kaynaklı mahvolan bir hayattan kimseyi sorumlu tutmayacak olduğunu da biliyor. Bugün hayatımın daha iyi oluşu veya en dipte en mutsuz şekilde hissediyor olmamın müsebbibi kimdir? Kader mi, insanlar mı yoksa Tanrı mı? Taşıyamayacağım kadar yük omuzlarıma yüklenince kime güvenip sabredeceğim? Kadere mi? İnsanlara mı? Tanrıya mı? Peş peşe gelen felaketler sonrası onun bir evliya sabrı göstermesini bekleyen kilise ve çevresine şöyle bir cevapla karşılık verecektir Angel Dayı.

"Evine gelince, kucağında İsa'sı ve Meryem'i temsil eden etrafı minyatür kilise ile çevrili ikonayı ve Kralla Kraliçenin, bir de veliahdın portrelerini duvardan indirdi. Bir kazma aldı, bahçede bir çukur açtı, onları dibine koydu, üstlerini toprakla örttü."

Panait İstrati'nin bu kitabında benim edindiğim mesajların en önemlisi özgür iradeyi ortaya çıkarabilecek olan kesin kararları alabilecek gücü insanın içinde bulabilmesidir. Olumlu veya olumsuz sonuçlanması önemli değildir. Verdiğiniz kararın hepsi sizin olduktan sonra sonuçlarına katlanacak olan da siz oluyorsunuz nasıl olsa.

Ablası onu "kan birliği olanların derdi de birdir." diye teselli etmeye geldiği vakit kan birliği yok diye tersleyecek biridir Angel. Ya da papazın onu mübarek paskalya gününde hristiyan olanın verdiği "İsa dirildi" selamını vermediği için yargılarken "İsa'nın dirildiğine inanmıyorum. Ölüler dirilmez" diye yanıtlayacak biridir Angel. Kendi seçimlerinin acısını çekeceğini bilen ve bile bile acı çekmeyi seçen biridir. En azından başkasının iradesinin kontrolünde mutlu gözükmeye çalışan milyarlarca insandan çok daha cesur bir seçim yapmıştır Angel.

İkinci bölüme başlamadan ve kendi sahneden çekilmeden önce konuyu Kozma'ya getirecek ve özgürlük duygusunu bir adım daha ileri götürecek İstrati.

Kozma bir haydut, zengini hedef alan bir haydut. Kendi seçimi onu nereye götürürse oraya giden biri...

"Haklı... ve haksız, hayatın verebileceği...veya veremeyeceği şeyler umurumda değil.Bütün hayat benim yüreğimdir."

Aynı yere dönüyoruz. Haklı veya haksız önemli olan kişinin kendi seçimidir. Toplumun, ailenin ya da Tanrının değil.

Sana itaat edeceğim diye söz verdiği sevgilisine az bir zaman sonra sözünden cayacak kadar özgür biridir.

"Bana itaat vaat ettin, hâlbuki...
... Hâlbuki, alışkın olmadığımdan unuttum."

Kozma Öfkelidir de! Benzerliğe öfkeli, düzene öfkeli..

"Hür veya köle, insanlar aşağı yukarı aynı alışkanlık ve hisleri taşıyorlar. Şeytan götürsün hepsini!"

İstrati kitapları verdiği mesajları alabilenler için muazzam alamayanlar için de vasat sayılacak metinlerdir. Belki de algılarımıza zıt düşen gönderimleri engelliyor ve farketmeksizin bastırıyoruz. Başka türlü akıllı insan rolünü nasıl devam ettirebiliriz ki? Ama Kozma'nın yaklaştığı gibi yaklaşabilirdik birbirimize ve şöyle sesleniyor olabilirdik karşımızdakine:

"Seni deliliğinle, olduğu gibi kabul ediyorum."

Ve bir tahtası fazla olan Kozma şöyle tamamlayacak:

"Yalnız o, yeryüzünde yaşayan hayvanların en yırtıcısı olan insan, geçtiği her yere ölüm, sefalet, kölelik tohumlarını eker, yerlerdeki, küçük bir gayret sarf edilse, çok daha az cinayet ve bunca zevk ve saadet bizi beklerdi."
135 syf.
Balkanların Gorkisi diye yazılır, söylenir Istrati'ye. Ama neden? Kalem, konu benzerliğinden mi almıştır bu adı?

Tam da bu eserden ötürü almıştır bu lâkabı. Kısaca anlatayım... Üç lokmayla karın tokluğunu bile yaşamayan, hallarına ağam beyim diyerek bile deva bulamayan Romanya köylüleri 1907'de büyük toprak sahiplerine karşı ayaklanmıştır. Karşılığında devlet tarafından binlerce köylü öldürülmüş ve binlerce insan hapislere atılarak son verilmiş bu ayaklanmaya. Sonrası daha hazin... Bu ağaların topraklarını hasat edecek adam olmadığı için devlet, "Marabasın sen köylü, toprak neyine maraba kal"** adlı affıyla hapisteki köylüleri çıkarmış....Ağalar, devlet bu köylüler için Stalinleşmiş demişler ayaklandıkları için. 1921'de de Panait bu eseri o insanlara armağan edince; Stalinleşmiş dediğimiz insanlar için, Avrupalı okurlar için Balkanların Gorkisi olmuş...

Şuana kadar beş eseri okuduğum yazarın kurguya dayalı eseri yok. Hep bir yaşanmışlık. Ya kendisinin, ya bir arkadaşının... Baragan'ın Devedikenleri'nde yoksulluk, açlık, sefalet, çocukluk nedir bilememek, ana kokusuna doyamamanın ne olduğunu diken bata bata okuyacaksınız.

**(Affın böyle bir adı yok. Benim yaptığım bir benzetmedir.:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Panait Istrati
Unvan:
Romen Yazar
Doğum:
İbrail, Romanya, 10 Ağustos 1884
Ölüm:
Bükreş, Romanya, 18 Nisan 1935
Romanya'nın bir liman kenti olan İbrail'de doğan yazar, gençliğini, aralarında İstanbul'un da olduğu pek çok Osmanlı kentinde geçirdi. Babası Yunandır. Mısır'ı, Lübnan'ı, Suriye'yi gezdi. Bu dönemde, bulduğu bir sözlük sayesinde Fransızca öğrendi. 1921 yılında, Fransa'nın Nice kentine giderken, yalnızlığı dolayısıyla intihar girişiminde bulundu. O sırada üzerinde Romain Rolland'a yazılmış fakat henüz göndermemiş olduğu bir mektup bulunuyordu.

İlk romanı Kira Kiralina (Yaşar Nabi Nayır tarafından Türkçeye çevrilmiştir) 1923 yılında Romain Rolland'ın yazdığı önsözüyle birlikte basılmıştır. Panait Istrati tüm eserlerini anadili olan Rumence değil, Fransızca olarak yazmıştır. Türkçeye de çevrilmiş önemli eserleri arasında, Arkadaş (Mihail), Akdeniz, Sokak Kızı (Nerantsula), Angel Dayı, Kodin, Baragan'ın Devedikenleri, Uşak (Méditerranée) ve Sünger Avcıları gelir.

Gençlik yıllarında devrimci hareketlerin etkisine kapılmış olan Istrati, 1929'da Komünist Partinin daveti üzerine Sovyetler Birliği'ni gezdikten sonra umutsuzluğa kapılmış ve politik mücadelenin dünyada bir şeyleri değiştirmek için yetersiz olduğu fikrini edinmiştir. Pek çok romanında da politikadan, politik mücadeleden çok insanı insan yapan değerler üzerinde durması bu yüzdendir. Panait Istrati romanlarının çoğunda yaptığı yolculukları anlatır. Fakat gezdiği ülkeler değil, tanıdığı insanlar ön plandadır. Istrati'nin eserlerinde gerçek bir insan sevgisi hissedilir. Bu karşılıksız ve koşulsuz sevginin hikâyesindeki kahramanların başına getirdiği belalar kadar, onlara yaptığı katkı da nesnel bir biçimde anlatılır.

Panait Istrati'nin şaheseri olarak Arkadaş (Mihail) adlı kitabı gösterilebilir. Bu kitapta, Panait Istrati'nin pek çok başka romanındaki başkahramanı da olan Adrian Zografi ile Mihail'in arkadaşlığı anlatılır. Bu arkadaşlık, ideal bir sevgi görüşünü simgelemek için kullanılmıştır. Istrati birçok başka eserinde de arkadaşlık temasını kullanmıştır. Hatta bu eserlerin çoğunda büyük, efsanevi aşklar bile arkadaşlıklar uğruna feda edilmişlerdir.

Yazar istatistikleri

  • 382 okur beğendi.
  • 4.539 okur okudu.
  • 75 okur okuyor.
  • 1.831 okur okuyacak.
  • 50 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları