Realite bu kadar sadedir. İnsan kendini onun önünden silebilse, işte, gerçekleştiği zaman trajedi bile bu kadar sadedir. İnsan kendini değil, ölçülerin bozguncusu yalancı ve yaygaracı, boşuna ümitlerin, kurutların, dehşetlerin yaratıcısı ve mevcut olmayanların Tanrısı muhayyileyi silebilse, her şey, kendi kendisi halinde, ne kadar sade. İşte. Şurada oturan kadın, yaşlı fakat her zamankinden ziyade tesirli; soğumaya ve çürümeğe başlıyor, fakat güzel, her zamankinden ziyade güzel; ölü fakat canlı, ne kadar canlı, hayatın gösterişlerinden uzak, hayatın özünü içinde taşıyor, hayatın cevherini dondurmuş ve ebedileştirmiş. Ölüm onu çirkinleştireceği yerde, o ölümü güzelleştiriyor. Değil mi Necile?
Sana kolay bir formül vermek için diyebilirim ki, aşk iki kin arasında bir mütarekedir.
- Fakat aşk hayranlıkla başlamıyor mu? Başlangıçta kin yok ki.
- Hayranlık mağlup olmuş bir kıskançlıktır. Yani kıskançlık gıptaya, gıpta hayranlığa yerini verir. Dibinde kin vardır. Gitgide, hayranlığın zaafa uğradığı anlarda bu kin ortaya çıkar.
His münasebetlerinde, halkla bizim aramızdaki fark budur. Halk sevginin veya alakanın objesini ortadan kaldırmakla meseleyi kestirme halledebileceğini sanır ve sevdiğini öldürür. Biz meselenin dışarıda değil, içimizde halledilebileceğini daha çok anlarız. Çünkü dava yalnız sevgili ile kendimiz arasında değil, hatta senin meselende olduğu gibi hiç değil, asıl dava kendimiz ile kendimiz arasındadır. Sevgiliyi dışarıda öldürmek neye yarar?
İçimizde yaşadığı müddetçe, biz sadece bir şeklin katili olmakla kalırız.
Mantıktaki zıtlık prensibi malum. " Bir şey aynı zamanda hem var hem de yok olamaz." Doğru-yanlış, aydınlık-karanlık, haz-keder.. arasındaki sayısız zıtlıklar da malum.
- Farkında değilsin. Düşünsene: Seni de sinirlendiren bazı haller, fikirler, insanlar yok mu hiç?
- Var tabii.
- Saadetini ve neşeni onlara borçlusun. Sana mücadele zevkini veriyorlar. Ve aradığın şey zaferden evvel, bu zevktir.