e ben buraya her sevdiğim bölümü yazar sonra burdan okurum direkt, harikaymış
💫Üç kadın ,üç hikâye,üç kilit taşı... Zekiye,Nil,Berfin.. 🌿Zekiye; kadere,töreye inat, cesaretiyle kızına ışık olmak isterken Nil'e de aile olan bir kadın, bir anne. 🌿Nil; azimli,dik başlı, kaderi annesine benzemesin diye uğraşan, intikam diye çıktığı yolda kadın dayanışmasının güzel bir örneğini sunan başarılı bir avukat... 🌿Berfin; tek kurtuluşunun ve amacının okumak olduğunu bilen, sakat koluna rağmen hayatla bağı hiç kopmayan güzel mi güzel bir kız... Bu kadınların hikâyesi bir yerde birleşiyor. Ama nasıl? Nil, annesini ve babasını bir kazada kaybediyor. Babasının annesini aldattığını yıllar sonra öğreniyor ve sevgilisi Demir'e anlatmasıyla kendilerini Mardin de , hikâyenin başladığı yerde buluyor. Ve düğümler, sırlar, ayrılıklar, sevdalar bir anda anlam kazanıyor. Sema Soykan'ın kalemini bilenler bilir. Size bir olayı anlatır, aşkın peşinden koşturur ama hep bir bilgi deposudur. Kadınlarla ilgili de öyle güzel anektodları vardı ki... Altını çizmekten, alıntılamaktan yoruldum.😅 Öyle güzel bir kitaptı. Öyle ki kadınlarla ilgili ilk kadın muhtarımızdan, ilk kadın avukata, ilk vekile, törelerin kadınlara uygun bulduğu insanlık dışı hükümlere, sadece bizim toplulumuzda da değil kadınlara Naziler tarafından, Sırplar tarafından yapılan işkencelere kadar tarihi yönü ve bilgi birikimi yüksek bir kitaptı. Sonunda Nil'in annesi ve Ziya Noyan arasında yaşananlara da şaşırdım kaldım, beklemediğim bir yerden geldi. Çok sevdiğim, tavsiye etmekten çekinmeyeceğim bir kitap daha. Lütfen okuyun.🙏🥹 Kilit Taşı Sema Soykan
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Alıntı 121: Gözaltı (E-kitap)
Çünkü seni seviyorum. Ve sevdiğim insanın yalnızca benim için değil, kendisi için de yaşamasını isterim.
Aşk
KARAKTERLERİN RUHUNU KAYBETMEK: ANNABETHH
Percy Jackson dizisinin 2. sezonu yaklaşıyor. Kitapları defalarca okumuş, o evrenin mitolojisiyle ve karakterleriyle büyümüş biri olarak, ilk sezondan beri içimde birikenleri artık hiçbir kalıba sokmadan, tamamen doğal ve düz bir şekilde konuşmak istiyorum. Çünkü ne zaman bu konuyu düşünsem, bir okur olarak içimdeki o hayal kırıklığı dalgası yeniden kabarıyor. Diziyi ilk duyduğumda, çocukluğumun o en sevdiğim dünyasını ekranda kanlı canlı göreceğim diye ne kadar büyük bir heyecan yaşadıysam, bölümler ilerledikçe hissettiğim boşluk hissi de o kadar büyük oldu. Benim buradaki asıl karın ağrım, sadece olayların hızlı geçmesi ya da bütçe yetersizliği falan değil. Asıl mesele, kitapta sayfalar boyunca zihnimize ilmek ilmek işlenen o güçlü karakter kimliklerinin ve o evrenin tehlikeli ruhunun dizide tamamen yok sayılması. Biz o karakterleri sadece isimlerinden ibaret oldukları için sevmedik; onların kendilerine has duruşları, birbirleriyle olan o çatışmalı ama samimi dinamikleri ve fiziksel kimlikleri o hikayenin temel taşlarıydı. aslında dizinin kurgusal bağını koparan o meşhur Annabeth Chase konusuna. Bunu en dürüst, en net halimle aradan çıkarmak istiyorum: Siyahi oyuncuların ekrandaki varlığıyla, onların yetenekleriyle ya da ten renkleriyle ilgili en ufak bir derdim yok. Tam aksine, sektörde çok daha fazla yer almaları gerektiğini düşünüyor ve her zaman destekliyorum. Benim buradaki eleştirim asla ırk ya da etnik köken üzerine değil; benim eleştirim tamamen bir okur olarak orijinal kurguya ve yazarın kendi elleriyle çizdiği o görsel dünyaya duyulan saygıyla alakalı. Annabeth kitapta gri gözleriyle, sarı saçlarıyla, o mesafeli ama fırtınalı Athena kızı duruşuyla bir bütündü. O görsel detaylar sadece birer dış görünüş özelliği değildi; karakterin o gururlu, bilgiç ve
İleti
Dün arkadaşlarla muhabbet ediyoruz. Ben Fatih doğumlu olduğum için oraları övüyorum ama cidden İstanbul'da tek sevdiğim ilçe Fatih. Doğduğum yer olmasından değil edepli ve kültürlü bir yer. Hemde yapmacık değil. Ha bazı yerlerinde Araplar vs. var ama merkezi temiz. Doğmak haricinde mesela Çapa Tıp fakültesi çevrelerine hiç gitmedim. Çapa Tıp fakültesinin de adı değişti zaten. Arkadaşlardan duyduğuma göre Çapa tarafları illet bir yermiş. Ne bileyim. Hayırsızım ben. İnsan doğduğu yere gitmez mi? Bu bütçeyle gitmez. 😉 Tamam, ben doğarken para babamdan çıkmıştır da şimdi gitsem mesela en basitinden tek gitmişsem bu hayat pahalılığında acıksam döner evde yerim. Geçenlerde yaptım da. Biraz Eminönü, Kadıköy tarafları dolandım sonra fantazi olsun diye vapura binip doğma memleketim Fatih'e selam çaktım. Değişik bir adamım da. Çapa Tıp fakültesinde doğdum ama Kars'ın en ücra köylerinde doğmuş gibi havam var.
Mayıs Okuduklarım & Haziran TBR (Yappingte Şampiyonlar Ligi)
Mayıs ayı, yine-yeni-yeniden çok dengesizdi. Ben bile bu kadar dengesiz değilim/j Kimi zaman, YKS25 sınavındaki sanat eserini çöp sanıp çöpe atan hizmetçi kadar süzme; kimi zaman Kintsugi sanatı gibi kendini kusurlarıyla dahi kabul eden hatta o kusurları daha da ön plana çıkaran o sanat türü gibi kendiyle barışık & mutlu hissettim. Ortasıysa hiçbir zaman kapımı çalmadı. Yaşadığım sıkıntı büyük ölçüde hobilerime yansıdı tabii. Özellikle kitap cephesi bundan fazlasıyla nasibini aldı: Kitap okumak, benim için aylar önce korktuğum şekilde yük haline geldi. Kitapları özümseyerek okumadım aksine vicdanımı rahatlatmak için bir araç niyetine kullandım. Sonucu ağır oldu gerçiçdğwdğwdwpğ. Vicdanım sadece kısa süreli rahatladı. Günün sonunda eylemleri yüzünden kitap okumaktan iyice soğumuş kendimle kaldım. Ama dengesiz demiştim ya ay hakkında, atlatmanın yolunu da buldum fazla gecikmeden. Yanlış anlaşılmasın, çok sıkıntı çektim süreç içinde. Sabotajcı iç sesim otoriter oldu, keyif aldığım şeylerin bana yine zevk vermemesinden korkup kaçtım. Ancak, tüm hayatıma entegre ettiğim bir sözü, düşünceler susana dek telkin ederek çıktım bataklığımdan: Yarına sağ çıkıp çıkmayacağım bile belli değilken ben ne diye saçmalıklara harcıyorum zamanımı? Ben, her zaman hayata en ufak rüzgarda uçup giden bir yaprak olmadığımı, iz bırakmak için geldiğimi düşündüm. İz bırakmak istiyorsam, sevdiğim şeyleri dibine kadar tatmak istiyorsam bir kelebeğin ömrü misali zamanı değerlendirmem gerekmez mi? Gerekir. Ben de kazandığım bu farkındalıkla yeni bir pencere açtım hayatıma. Ancak o pencere, direndiğim o rüzgarı beraberinde getirdi. Hâliyle yanlışım sandım. Sonra anladım, panzehirim rüzgarmış. Yıkılmakmış. Kitaplardan, çok sevdiğim şeylerden kendimi soğutmam yüzeysel bir olay değilmiş. Kendimi
1000Kitap