Kişi ehline denk gelmedi mi, ziyan olmaya mahkûmdur. Oysa ne güzel severdik biz; kıymet bilene rast gelseydik belki de solmazdık.
Birde papatyaları severdik. Bahçede kendiliğinden çıkan gencecik boyunlu, sari gözlü papatyaları. Güller bizi ilgilendirmezdi. Gülseren Budayıcıoğlu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Özlerdik birbirimizi ama ben daha fazla yanardım. Hasretin sarmaladığı gecelerde sen beni özlerdin, ben ise seni. Bir de sende bıraktığım beni. Sen aşkı sorardın bana, ben sana anlatırdım. Ne güzel anlatıyorsun diye sarılırdın. Oysa aşk güzel, en kötü kelimelerin avuçlarında bile anlatılsa. Aşk, sana dâir olunca güzel. Yazmayacakmısın diye bakardın sormaksızın. Merak ederdin sana coşan satırlarımı. Sana koşan satırları özlemek, aşktı oysa. San akacak kelimeleri, sabırsızlığa boğmak aşk. Ben sana yazdığım kelimeler ile beraberken, sen bu satırlara özlemle beraberdin. Hayallerimizi yazardık karşılıklı ve en çok biz özlerken severdik birbirimizi..
Alıntı
Babamın anısına...
Fesleğen kokusunu severim, Ama en çok senin kokunu... Başucuna dikiyorum fesleğenleri, Bir çınar, bir de zeytin ağacı. Gülü de seversin bilirim, Dikiyorum hepsini dört bir yanına. Kokun gizlenir belki buralarda... ​Ben kokunu unutamıyorum, Hâlâ burnum sızlıyor. Çocukken de olurdu böyle; Böyle olunca tutardın ellerimi. Severdin, Severdim, Severdik biz bizi... ​Özledim. Hepsi bu kadar. Garp yeli
“Önce bir gemiyle geldiler… Misafirlerimizdi, onları sahilde hediyelerle karşıladık. Silahsızdık; çünkü hiç ihtiyacımız olmadı. Kardeştik, severdik, paylaşırdık… Silahı onlar tanıttı… Tutarken yanlışlıkla elimizi kestik, kanımız aktı… Evlerimize buyur ettik, konuklarımızdılar… Yedirdik içirdik, yatırdık, hizmet ettik… Topraklarımızı, dağlarımızı, sularımızı, ovalarımızı gezdirdik… Sevindiler… Sevindik!.. Renkleri ne kadar beyazdı bizimkilere göre… Sonra gittiler; memnun ederek uğurladık dostlarımızı!.. Bir gün, tam sabah gün doğarken, ak tenli dostlarımız; gemileriyle, çok, çok olarak geldiler… Beklemiyorduk; çok erken gelmişlerdi… Demek sevmişlerdi bizi, toprağımızı, göğümüzü; sevindik… Çoktular… Silahlıydılar; üstelik ellerini de kesmiyorlardı… Ayakları karaya bastı ve sonra hiç beklenmeyen, olmayacak olan oldu… Şaşırmıştık, acaba ne yapmıştık da beyaz dostlarımız bizleri öldürüyordu… Evet, beyaz adam, bu sefer gülen yüzlerimizi ağlatmaya, varlığımızı yağmalamaya, gençlerimizi köle yapmaya, karılarımıza tecavüz etmeye gelmiş! Şaşırdık!.. Neden? Biz özgür göğün, geniş toprağın, mağrur dağların insanları; barış, sevgi, dostluk bilirdik, savaşı beyaz adam öğretti… Hiç hak etmedik öldürülmeyi, savaşı, köleliği… Erkeklerimizi öldürdüler, yaktılar çocuklarımızı ateşte diri diri… Toprağımızı yağmaladılar… Karılarımıza kızlarımıza tecavüz ettiler… Köle diye götürüldük yurtlarına… Sattılar… Tanrıya inanmamızı söylüyordu, elinde İncil, siyah cübbeli, beyaz tenli papaz… Reisimiz sordu: “Tanrı size bunları yapmanızı mı söylüyor? Cennet dediğiniz yere sizler mi gideceksiniz? Öyleyse; ben sizin olmadığınız yeri, cehennemi seçiyorum. Eğer bizleri değil de, sizleri, zulmünüzü onaylıyorsa tanrınız; böyle bir tanrıya inanmaktansa, inanmamayı yeğlerim! “ Hiç bitmedi beyaz
Biz başka severdik. O yüzden başka sevemedik.