Bazı kitaplar zamanını bekler. Yıllardır Vincent van Gogh’a karşı içimde ayrı bir sempati vardı; eserlerine hayranlıkla bakmaktan kendimi alamazdım. Belki de onun, hayatının aksine yaşamak istediği o çocuksu ruh… Eserlerinde bende hep derin bir yaşama arzusu uyandırdı.
Onun tabloları sadece bakılacak şeyler değildir; içine girersin. Servi ağaçlarının yanında yıldızlı geceyi izler, buğday tarlalarında uçsuz bucaksız mavi ufka bakarsın. Çiçek açan bir badem ağacına dönüşür, yaşama inat köklerini dimdik göğe doğru uzatırsın.
Hep merak etmişimdir: Sanatla hemhâl olan insanlar mı bu kadar hüzünlüdür, yoksa hüzünlü insanlar mı sığınır sanata? Dünyaya böyle farklı bakabilmelerini sağlayan şey nedir?
Raflarda hep görsem de Van Gogh, benim için hep “tanıdığım ama yaklaşmaya cesaret edemediğim” bir ressamdı. Onun içinde uyanan duyguları okumaya pek cesaret edemedim. Ta ki bir gün, hayatımda güzel bir iz bırakan biri bana bu kitabı hediye edene kadar… Çok zamansız okudum, ama belki de tam zamanında yakalandım.
Naif, güzel ruhlu bir adam… Kendi içinde onca şey yaşarken, binbir türlü hastalıkla mücadele ederken hâlâ boyalarına sarılması, hayatın güzelliklerini görebilmesi çok kıymetliydi. İçimde en ince, en hassas yerler kımıldadı.
Sözlerimi, kitaptan okuduğum bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Öyle ki, okurken sanki geleceği görmüş gibi hissettim:
“Ortaya çıkardığım işlerin gerçekte yapmak istediklerimle pek az uyum içinde olduklarını düşündükçe büyük, korkunç bir pişmanlıkla doluyor içim hep. Umarım uzun vadede daha iyi şeyler yapmama yol açar bu, ama henüz oraya varmama çok var.”
Her şeyin yapaylaştığı bu çağda, ruhunuzu kaybetmeyin. Sanatla kalın,sevgiler.