Ama kendini yalnız hissediyordu. Nora yalnızlığın, temelinde anlamsılık yatan bir evrende insan olarak var olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu bilecek kadar varoluşçu felsefeye hakimdi ama onu gördüğüne sevinmişti.
Bir an gelir, insan hayatta olmanın kendine kazandırdıklarıyla kaybettirdiklerini kıyaslamaya başlar. Yüzünün güldüğü anların diğerlerine nazaran ne kadar az olduğunu fark ettiğinde de, o kısacık anların bir ömür kederlenmeye değecek kadar vazgeçilmez olup olmadığını düşünür. Büyük acıların ardından ikramiye gibi gelen o kısa sevinçler de seyrekleşince, daha fazla yaşamak için bir neden bulamaz hale getiriverir insanı bu kıyas. Oradan da sabırsız bir uçurumun kenarına…
Birini koşulsuz, her şeyiyle kabullenmek iyi bir şeydi. Çok sık hissetmediğim bu duyguyu o gece hissetmiş ve duygulanmıştım. İddiasızca hayatımıza giren ve büyük laflar etmeden uzun zaman orada kalmayı becerebilenler, zaman içinde kalbimizin ve ruhumuzun en manzaralı dairelerine yerleşiveriyordu demek.
Yokluğun birilerinin varlığına tesir etmesi gerekir. Etmiyorsa, kimse için önemli olmamışsın, kimsenin hayatında boşluğu hissedilecek bir yer dolduramamışsın demektir bu. Uçsuz bucaksız bir yalnızlığın orta yerinde yaşamışsın demektir.