Aslolan, ayna camının ardına sürülen sırda. O sır olmazsa kendimizi adi bir cam karşısında bulacağız ve hiçbir şey göremeyeceğiz.
Sır bize kapı aralıyor.
İşte diyor, sen busun.
Ama insan sadece kaştan, gözden, gövdeden mi ibaret?
Ayna dediğin, taşı, toprağı, evi sokağı da gösteriyor. Mühim olan bu vücudun içini görebilmek. Kalbin aynasında ne var, ona ulaşabilmek..
Şimdi artık bu mekânı terk etmeli.
Ölümün gölgesinden bir an önce uzaklaşmalı.
Mümkün mü bu?
Evet, mümkün!..
Nasıl?
Unutarak!
Unutarak mı?
Elbette!.. Unutmak olmazsa insanoğlu nasıl yaşardı bunca acı ortasında.
Ya hatırlamak!..
Evet, o da var. Ömür böyle geçiyor işte; kâh unutup kâh hatırlayarak.
Delikanlı o anda, hayatının kadınının karşısında olduğunu ve kızın da hiç bir söze gerek duymadan bunu bildiğini biliyordu. Ana babası, ana babasının ana babası, biriyle evlenmeden önce ona kur yapmak, nişanlanmak, onu tanımak ve para sahip olmak gerektiğini söyleseler de, delikanlı dünyada en çok bundan emindi.
Bunun tersini söyleyenler, evrensel dilden habersiz kimselerdi. Çünkü bu dili bilen biri, ister çölün ortasında ya da ister büyük kentlerin göbeğinde olsun, dünyada her zaman bir başkasını beklemekte olan birinin bulunduğunu kolayca anlayabilir. Ve bu iki insan karşılaşınca ve gözleri buluşunca, bütün geçmiş ve bütün gelecek artık tüm önemini yitirir, yalnızca o an, gök kubbe altında her şeyin aynı El tarafından yazıldığı gerçekliği vardır, bu inanılmaz gerçek vardır.