Bu karanlık yıllarda, insan doğasınında ne menem bir şey olduğunu ögrendik.
Cesaretin ve korkunun ikiz kardeş gibi birbirine yakın olduklarını ve aralarındaki sınırın ne kadar ince ama keskin olduğunu gördük.
Sıradan insanlardan kahramanların çıktığına, cesur sandığımız insanların ise ne kadar korkak olduklarına şahit olduk. Dışarıdan bakıldığında kahramanlık ve korkaklık sanki bir rastlantıdan ibaretti.
Korktuk. Dünya nimetlerinden vazgeçip, manastırlara kapanan biz rahiplerin, meğerse yitirecek ne kadar da çok şeyi varmış!
Başkalarına sadece Tanrı'dan korktuğumuzu söyleyip gerçekte kendi gölgemizden korktuk!
Başkalarına Tanrıya adanmış olduğumuzu söyleyip, kendimizi nelere nelere adadık!
Kendimizin Tanrının hizmetkarı olduğunu ilân edip, kimlere kimlere hizmet ettik!
Manastırlarımızın kapısına “İnsanlara değil, Tanrıya ve kanuna itaat et” yazıp, kimlere kimlere itaat ettik!"
Birkaç rahibin başına gelen üzücü olaylar, yüzlerce rahibi korkutmaya ve susturmaya yetti.
Birkaç rahip hedef yapılarak gerçekte yüzlerce rahip susturuldu.
Korku bir pandemi gibi yayıldı. Korku korkuyu doğurdu. Bu olguya "effectus terrificus" (korkutma etkisi) ismi verildi.
Neticede korkunun kendisi, korkulan şeyden daha korkunç oldu.