Ölümün yüzü soğuktur, derler. Ancak insan 'ölümü' geride
kalan cesede bakarak değerlendirmekte ve hata etmektedir;
Cesedin cansız, ilgisiz, gülümseyemeyen, bir cümle bile kuramayan,
el dahi sallayamayan haline bakarak, ölüm ne kadar
soğuk, ne kadar incitici ve ne kadar ağır diye düşünmektedir.
Halbuki ceset ayrı , ölen kişi ayrıdır. Ölümle kişi cesedinden
ayrılmıştır ve başka bir mekanda çoktan yer tutmuştur. Vefat
eden kişi, çürümekte olan o bcndende değildir artık. Ama insan
ona bakarak, çürüyen oymuş gibi üzülür. Halbuki insanı
ölüm konusunda kederlendiren şey, o cenazenin başına hiçbir
şekilde gelmemiştir. Ölüm cesedin başına gelmiştir; vefat edenin
değil.
Çöldeki bedeviler uzun süre susuz kalmış birine rast geldiklerinde,
onlara kesinlikle su vermezlermiş. Önce onun vücuduna
ıslak bezle masaj yapar, sonra dudağına ıslak bezi sıkarak
yavaş yavaş su damlatırlarmış. Çünkü uzun müddet susuz kalındığında
kana kana su içmenin, insanı ölümle burun buruna
getirdiğini iyi bilirlermiş. İşte musibetler de, aniden değil
safha safha, damla damla çözülürler. Onların birdenbire sona
ermesinin yaşatacağı zararlar, bu durumun getireceği faydalardan
çoğu zaman daha fazladır.
İzn-i ilahi olmadan bela da gelmez, nimet de erişmez. Kaderden mutlaka izin çıkması lazım... Bu izinler insanın daha çok manevi hal ve tavırlarına bağlanmıştır.