Kitap hakkında ne yazacağımı bilemiyorum. Daha doğrusu ben artık kitaplar veya herhangi bir şey hakkında ne düşüneceğimi, ne yazacağımı bilemiyorum. 6 Şubat'tan önce, her şey benim ve bizim için oldukça normalken ve sıradanken -sıradanlığın bile ne büyük bir nimet olduğunu yeni yeni anlıyorum- baş ucumda okunmayı bekleyen kitaplarım vardı. Arkadaşlarım "Shadow And Bone tam senlik bir dizi, mutlaka başlamalısın." demişti birkaç ay önce. Kitaptan uyarlama bir dizi olduğunu öğrenince hemen kitapları sipariş etmiş, seriyi hızlıca okumaya başlamıştım. Yıkılan evimden ve yerle bir olan odamdan kurtarabildiğim tek kitap Çöküş ve Yükseliş olmuştu. Uzun otobüs yolculuklarında okumak için çantamda taşıyordum çünkü. Evden kaçmaya çalışırken elime ilk geçen yerdeki çantayı sırtıma attım, depremden bu yana bu vesileyle arkadaşlık etti bana bu roman.
Eskisi gibi hızlı ve dikkatli okuyamıyorum. Okuduğuma, izlediğime odaklanamıyorum. Hani her şeyinizi bir anda kaybedersiniz, dolu dolu ağlayamazsınız da olur olmadık bir anda, belki de çoğu kimse için önemsiz ve küçük gelen bir ayrıntı sizi hıçkırıklara boğar ya... Senelerdir biriktirdiğim; altını çizmeye, paylaşmaya kıyamadığım, düzenlemeye ve temizlemeye gelince söylendiğim ama her baktığımda gururlandığım kitaplarımı, kitaplığımı çok özlüyorum. Bitirdiğim bir kitaba "Hilâl'in Kitabı" mührünü basmayı, tam uykuya dalacakken abajurun düğmesine basıp okuduğum kitabın dünyasına dair rüyalar görmeyi çok özlüyorum. Kitaplar benim için hep çok kıymetli ve özeldi, hepsinin içinde alındığı ya da hediye edildiği âna, güne dair ayraçlar, notlar, fişler vardı. Hepsini ama hepsini çok özlüyorum. Çocukluğumda ailemden biri muhakkak masal okuyarak uyuturdu beni, okumak ve hayal etmek öyle güzeldi ki okula başlamadan önce okumayı öğrenmiş, küçücük