İtiraf ediyorum, kitabın ilk yüz sayfası sarmadı beni; artık yazarın kaleminden mi dolayı yoksa bazı karakterlerin yüzeyselliğinden mi bilmiyorum ama sonlarına doğru beni dağıtmasını beklemiyordum. Yazarın sadece oyunlara ya da aşk meşk işlerine odaklanmaması o kadar özenilesi bir kurgu yaratmış ki, sonlara doğru kendinizi "Keşke tüm oyunları okusaydım." derken bulacaksınız.
Kitaba ilk başladığımda "Shakespeare ile kafayı bozmuş bir avuç genç tiyatrocu bana ne katabilir ki?" dediğime pişman olduğum için ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Huzurumuzu bozan unsuru gözümüzde büyütmek, yapılan her yanlışta kendimizi es geçip diğerlerini sorumlu tutmak, özümüzden uzaklaşmak için başka bir karaktere sımsıkı tutunmak... Aslında her karakterin duyduğu derin hisleri okurlar da yaşadı.
Kitapla ilgili en çok ilgimi çeken şey oyunların olağanüstü bir şekilde, film gibi yazılmasıydı. Şahsen tüm oyun sahnelerini en ön sıradan izlemiş gibi hissediyorum.
İki ruhun arasındaki arkadaşlık ötesi bağ, çekim, kindar özlem, fedakâr türden olmayan şehitlik, şiirselleştirilmiş günah kaleme alınsaydı ismi "Oliver ve James" olurdu. Uzun bir süreliğine King Lear'ın karakterlerini siz olarak hatırlayacağım.