Bahçıvan ve Ölüm, Georgi Gospodinov’un babasının hastalığı ve ölümü etrafında geçen, geçmişe dönük hatıralar ile şu anın iç içe geçtiği gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Bir evladın babasına bakarken yaşadığı çaresizliği, zamanın yavaşlayışını ve ölümün gündelik hayatlarına nasıl yerleştiğini anlatıyor.
Bahçıvan figürü toprağa hayat veren ama kendi hayatı yavaş yavaş elinden alınan bir babayı simgeliyor. Ölüm ise dramatik bir şekilde resmedilmiyor. Hastane koridorlarında ve ilaç saatlerinde kendini huzursuz edici ve insanı kahreden bir biçimde belli ediyor.
Bence bu kitap hayatımızın iki farklı döneminde okunması gerekenkitaplardan biri. İlk dönem elbette baba hayattayken, ikinci dönem ise baba artık hayatta değilken.
Şu an çok şükür babam hayatta. O yüzden bu kitabı okurken ölüm henüz bizim için bir olasılık. İçimde bazen hafif bir korku oluyor ama kendimi uzak bir ihtimal olduğuna dair inandırmaya çalılşıyorum. Okurken (ki okumamış olsaydım da maalesef bazen düşündüğüm bir şeydir.) insan ister istemez şunu düşünüyor; Ya bir gün…?
Ama o gün henüz gelmediği için hikayenin acısı bende çok soyut kaldı ve bu sebeple içime çok işleyemedi. Babası vefat etmiş birinin bu kitabı nasıl okuyacağını tahmin etmek çok zor. Çünkü metindeki her hastane sahnesi, her suskunluk, her yarım cümle birebir kendi anılarına değecektir. Bu sebeple kitap elbette bir roman olmaktan çıkacaktır.
Kitapta geçen bir bölüm var; ‘’Aslında babalarımız bizi severdi, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onlara da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti. Çocukken beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babasının kendisini öptüğünü hatırlamazdı.’’
Bu kısma hiç katılmıyorum ve bu tarz bahanelere çok sinirleniyorum. Benim gözümde bu durum çok kolaya kaçmak. “Bize gösterilmedi” bahanesi artık yeterli
André Gide’in Dar Kapı romanı aslında kuzen olan Jerome ile Alissa’nın trajik aşkını anlatıyor. Çocukluklarından beri birbirlerine sevgiyle bağlanıyorlar. Aralarında güçlü, derin, saf bir sevgi vuku buluyor. Ama bu aşk asla yaşanmıyor. Çünkü Alissa gibi kardeşi Juliette de Jerome’a aşık oluyor.
Alissa aşkı dünyevi bir mutluluk olarak değil, ruhsal bir sınav olarak görüyor. Kitabın başında geçen, İncil’deki şu cümle romanın odak noktalarından biri gibi aslında;
“Dar kapıdan giriniz.”
Alissa için dar kapı dünyevi arzuları feda edip Tanrı’ya yönelmek oluyor. Yani aşkı yaşamak değil, aşktan vazgeçmeyi erdem olarak görüyor. Ve işte tüüüüümmm trajedi de burada başlıyor.
Alissa sürekli sorgulamaya ve arınmaya çalışan bir karakter. Sevdiği adamdan uzaklaşmak, mutluluğu reddetmek ve kendini yavaş yavaş tüketmek bir arınma ise evet Alissa bunu başarıyor.
Alissa gerçekten Tanrı için mi fedakarlık ediyor yoksa kardeşinin durumu sebebiyle mi aşkı imkansızlaştırıyor kitapta açık açık verilmiyor. Alissa mükemmeliyetçi bir karakter bu sebeple aşkı bile kusursuz yaşamak istiyor aslında. Ama kusursuzluk mümkün olmadığı için hiç yaşamamayı seçiyor.
Jerome, Alissa’yı gerçekten seviyor. Saf, sadık, dürüst bir şekilde seviyor. Aralarındaki trajedi asla bir yanlış anlaşılma olmuyor. Sadece iki farklı maneviyat anlayışının çatışması oluyor.
İki farklı maneviyat anlayışı dedim çünkü Jerome dünyevi bir aşk yaşayabileceklerini düşünürken Alissa aşkı sadece ruhani olarak yaşamak istiyor.
İnsanın Tanrı’ya yaklaşmak isterken hayattan veya aşktan uzaklaşması mecburi midir? Alissa mutlu olabilecekken olmamayı seçen bir insan çünkü kendini yavaş yavaş yok eden ruhani bir isteğe bağlı. Romantik değil, feci iç karartıcı ve acımasız bir roman oldu benim için. Çünkü aşk dış etkenler yüzünden değil