TOZLU PEMBE 2 #kitapyorumu
"Çok seversem iyileşir sandım," dedi. "Ama anladım ki ben çok sevdikçe o bu sevgi altında eziliyor."
Ah Ayperi... çaresizliği, sevilmeyi hak görmeyişi ve Ömer’i korumak için ondan kaçma çabası... Sonrasında Ömer’in gittiği o sahne feci kalp ağrıtan türdendi. Ömer Seyirhan gittii ama giderken bile Ayperi’nin üşüyen ellerini, midesini yakan koyu çayını, tırnaklarını acıtan antepfıstıklarını ve hatta sinemada izlemek isteyeceği filmi bile ona emanet ederek gitti. Kalbimi bu kısımlarda bıraktım toparlayamadım. Edebileceği en şefkatli ama en yıkıcı vedaydı. Ayperi’nin de o otoban kenarında, çimleri kavrayarak yaşadığı o ağır içsel yıkım, geçmişin yükü altında ezilişi ve kendi çocukluğuna 'Git artık, taşıyamıyorum seni' diye haykırışı... Travmanın, kırılmışlığın ve aşka inanmak isterken kendi karanlığında boğulmanın acısı bundan daha vurucu anlatılamazdı.
Ayperi, Melike ve Şeyma bir araya gelince kitabın o ağır havası bir anda dağılıyor, yerini tam bir kız kıza gıybet ve hazırlık neşesine bırakıyor. Ayperi'nin acılarıyla kaçarak değil, onları yakıp yıkarak vedalaşması ve özgürleşmesi muhteşemdi. Melike’nin o dur durak bilmez enerjisi ve Yavuz’un her şeye rağmen arkasından beliren o gizli, sıcak gülüşü... Aralarındaki bu didişmeli bağa bayılan tek ben değilimdir diye düşünüyorum. Sabırsızlıkla beklediğim bir aşk itirafı sahnesi vardı Muharrem ve Şeyma ikilisinden. Muharrem’in o içini kemiren kurtlara, sabrının son damlasına ve Şeyma’yı kaybetme korkusuna daha fazla dayanamayıp patladığı o an... Yıllardır birbirlerinin arkasından bakan o iki dikenin sonunda birbirine sarılması o kadar güzel ki. Hele o Trabzonspor maçı detayı... Muharrem, sen nasıl bir kralsın? Afili cümlelerden uzak, alabildiğine dürüst ve Karadeniz inadıyla harmanlanmış sevdası
GELGİT #kitapyorumu
"Bazen hislerimi nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Sonra sen birden onları kelimelere döküyorsun."
"Ne dedim ki?"
"Enkaz içinde bir umut olduğumu söyledin. Ama o ışığı ortaya çıkaran sendin."
Yazarın kalemiyle ilk kez tanışıyorum. Kitabın baskısına bayıldım ve içeriği de oldukça farklıydı. En başta ne kadar zoraki evlilik teması işlenmiş gibi dursa da sayfalarda ilerledikçe sizi şaşırtacak ters köşelerle doluydu. Kaleminin bu yönünü de ayrı sevdim.
Daha ilk sayfalardan itibaren karakterlerin çaresizliğini, arkalarından dönen oyunları ve mecburiyetleri iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Babasının batmakta olan şirketini kurtarmak için kendi kızını feda etmesini okurken Sırma’nın hayalkırıklığına ortak olmamak imkansızdı. Sırma, karşısında devasa bir düşman beklerken çocuksu, naif ve elinde oyuncağı olan, sadece "babam derse..." diye yaşayan bir adam buluyor. Zoraki evlilik kurgularında genellikle karşımıza acımasız, sert ve baskın erkek karakterler çıkar ya; bu sefer durum çok başka, çok daha sarsıcıydı. Aras, 28 yaşında heybetli bir adam olsa da, geçmişte yaşadığı o korkunç travmanın ağırlığı altında ezilmiş, zihni kendini korumak için 6 yaşındaki bir çocuğun naifliğine sığınmış... Hikayenin bu yöne evrileceğini asla tahmin etmezdim.
Sırma ilk başta hissettiği öfke ve çaresizlikle Aras'a sert çıksa da, onun bu savunmasız ve manipüle edilmiş saf halini gördükçe içindeki korumacı şefkat uyanıyor. İlerleyen bölümlerde Aras’ın bu durumunun arkasındaki gizem perdesi de aralanıyor. Aras’ın o büyük krizinin arkasındaki trajediyi ve babasının acımasızlığını okurken sayfaları nasıl çevirdiğimi bilemedim. Aras’ın dünyayı neden reddettiğini, zihninin neden 6 yaşında kalmayı seçtiğini çok iyi anladım. Sırma da tüm bu anlarda Aras'ın yanında oldu, hikayenin