Hiçbir yöntem dört dörtlük değildir. Hatta bir şeyin dört dörtlük olduğunu düşünmek, bize çelme takacak tek şeydir. Alışkanlıklarımız bize görünmez olduğundan, aktif olarak düşünmeyi bırakıp yaptığımız şeyler artık bize çok kolay geldiğinden, o sürecin bir zamanlar aslında ne kadar zor olduğunu unutuveririz. Kıymetini bilmemiz gereken yegâne şeyi kanıksarız.
Alışkanlık faydalıdır. Hatta bir adım daha ileri gidip alışkanlığın şart olduğunu söyleyeceğim. Alışkanlık bizi bilişsel olarak özgür kılarak bir işin özünden çok daha geniş, daha stratejik konuları düşünmeye iter. (…)
Öte yandan, alışkanlık dediğimiz olguyla dikkatsizlik arasında son derece ince bir çizgi vardır. Bir şey bizim için otomatik ve basit bir hale geldiğinde bir anda düşünmeyi bırakmak çok kolaydır.
Ve tuhaf olan bir şey daha var: Ne kadar iyiysek, ne kadar iyileşmişsek, ne kadar çok öğrenmişsek, artık dinlenme arzusu da o kadar güçlü oluyor. Bir şekilde bunu hak etmişiz gibi hissediyoruz. Halbuki bu kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülük ama fark edemiyoruz.
Ufkumuzu genişletmeyi, ilk içgüdülerimizin ötesine geçebilmeyi öğrenmek zorundayız. Geliştirdiğimiz teorilerle ilgili hem onu doğrulayan hem de geçersiz kılan delillerin peşinden gitmeyi öğrenmeli ve en önemlisi de, bize en doğal gelen bakış açısının yani kendi bakış açımızın ötesine geçmeyi denemeliyiz.