İçimizde öyle bir "alan" vardır ki, buraya girdiğimizde dünyevi zaman bitip tükenir ve âdeta bir balon gibi patlar. İşte bu, içinde yaşadığımız "an" dır.
Ölüm ve doğum, an hakikatinin iki farklı bakış açısından değerlendirilmesidir.
An bilincinin derinliklerinde, geçmiş silinip gider. Geçmiş kaybolursa doğum da olmamış olur. An bilincinde gelecek de olamaz ve geleceği olmayan ölmüş demektir.
Her an yeniden doğmak, geçmişi yok ettiği gibi, her an yeniden ölmek de geleceği yok eder. Hepimizin bildiği gibi bu an bazen "bir ömre bedel" olabilir.
İşte egonun hayat projesinin en önemli ayaklarından birisi, anı teğet geçmektir. Hayallerimizde, (dünyevi zamana göre) sonsuzluk ölüme eşittir. Oysa an, tevhid yani sonsuzluk âlemine açılan bir kapıdır.
Özetlersek, ego veya nefs "iniş" esnasında gittikçe tevhid şuurunun kapısı olan an bilincinden biraz daha kopar. Yapısını ayakta tutmak için geçmişi bu anın üzerine giydirir (bugünü, geçmiş haritasına zoraki uyarlar), yok olmaktan korktuğu için de hep geleceği tasarlar. Oysa, geçmiş ve gelecek bir hayal ürünü olduğu için, ego gerçek anlamda zaten ölüdür.
Mustafa Merter, Dokuz Yüz Katlı İnsan, Kaknüs Y., s.122/123