Başlarken sıradan bir kitap olacak hissiyle başlamıştım. Ethem konuşacak, biz dinleyeceğiz... Ama öyle olmadı. Ethemle başladık, o anlattı anlattı. Ona hak verdik derken Emin geldi anlattı, Ekrem geldi anlattı. Aynı ailede herkes farklı hayatlar yaşamıştı, hepsi de kendi açısından haklıydı aslına bakarsan. Sonra işin içerisine eşler girdi; Nurten, Hülya, Sevgi... Kâzım Bey girdi, Mürüvvet Hanım girdi. Herkes farklı şeyler anlattı bize. Aynı duruma, dedi, bir de benim açımdan bakın. Herkesin sakladığı ne çok sır vardı meğer. Tüm bu sırlar da açığa çıkınca herkesin davranışları nasıl da mâkul bir zemine oturuyordu. Herkes doğru davranışı sergilememişti belki ama herkes insan olmanın gerektirdiklerini yapmıştı işte. Hepimiz duygularımızın, hatta bazen duygularımızı gösterememenin esiri değil miydik zaten?
Kâzım çok sevmek istemişti Ethem'i, hatta en çok onu sevmişti de gösterememişti sevgisini Mürüvvet'ten çekindiği için. Mürüvvet bakıp büyütmüştü belki Ethem'i, Ekrem'i ama yedirememişti onları sevmeyi kendine. Bir Emin'i sahiplenmişti. Bu durumda Ethem görmediği sevgiyi nasıl gösterecekti ki çocuklarına? Çocuklarını çok sevmişti, Nurten de iyi kızdı aslında ama yapamadı işte. Eminse herkesten esirgeyip sevgisini bir Çiğdem'i sevdi, onunla mektuplaşıp dertleşti. Çiğdem, sandığı kişi bile değildi gerçi ama önemli olan dertleşecek, anlatacak biriydi, yazıyla da olsa... Kâzım Bey hiç kimseye dökememişti içini de bir Hülya dinlemişti onu... Nurten kendini hep bir yalana inandırmıştı. Kolay mı babanın kötü olduğunu, sana bile isteye zarar verdiğini kabullenmek? Değil, zor elbet. Kendince bir hikaye uydurup ona inanmıştı işte o da.
Böyle böyle herkes içinde bin soru, bin kırgınlıkla yaşadı gitti. Yüzyüze geldiler her hafta belki ama bu giderir mi içerdeki kırgınlıkları hiç?